Mevlâna Celâleddin-i Rumi’nin Hayatı

12.8.2015

 
Mevlâna Celâleddin-i Rumi’nin Hayatı

Mevlâna Celâleddin-i Rumi’nin Hayatı
 
Mevlâna’nın asıl adı Muhammed Celâleddin’dir. Mevlâna ve Rumi kendisine sonradan verilen isimlerdir. Efendimiz anlamına gelen Mevlâna ismi O’na daha gençken, Konya’da ders vermeye başladığı tarihlerde verilir. Bu ismi, Şemsettin-i Tebrizî ve Sultan Veled’den itibaren Mevlâna’yı sevenler kullanmışlardır. Rumi, Anadolu demektir. Mevlâna’nın, Rumi diye tanınması, geçmiş yüzyıllarda Diyar-ı Rum denilen Anadolu Ülkesinin vilayeti olan Konya’da uzun süre oturması, ömrünün büyük bir kısmının orada geçmesi ve türbesinin orada olmasındandır.
 
Mevlâna 30 Eylül 1207 tarihinde Horasan'ın Belh yöresinde, bugün Tacikistan sınırları içinde kalan Vahş kasabasında doğmuştur. Mevlâna’nın babası Belh şehrinin ileri gelenlerinden olup, sağlığında “Bilginlerin Sultanı” ünvanını almış, Hüseyin Hatibî oğlu, Bahaeddin Veled’dir. Annesi, Belh Emiri Rükneddin'in kızı Mümine Hatun; babaannesi, Harzemşahlar hanedanından Türk Prensesi, Melîke-i Cihan Emetullah Sultan'dır. Babası Bahaeddin Veled, bazı siyasi olaylar ve yaklaşmakta olan Moğol istilası nedeniyle, ailesiyle beraber Belh’den ayrılmak zorunda kalmıştır.
 
Mevlana 15 Kasım 1244 yılında Konya’da Şems-i Tebrizî ile karşılaşmıştır. Mevlana Şems’te “Mutlak kemalin varlığını” cemalinde de “Tanrı nurların” görmüştür. 
 
Mevlâna’ya göre “İnsan-ı Kâmil”
 
Mevlâna’ya göre insanın evrimi henüz tamamlanmamıştır. Çünkü insan, olgun, kâmil, mükemmel olmak üzere yaratılmıştır. Kâmil olmak, bir insanın insan olarak kazanabileceği tüm mükemmel özellikleri bünyesinde barındırmasıyla ortaya çıkan, eşsiz hali ifade eder.
“İnsan-ı Kâmil” ifadesi ile insanın ağırbaşlı, eşsiz ve eksiksiz olduğu belirtilmiş, en önemlisi manevi anlamda yüksek bir derecede olduğu ifade edilmek istenmiştir.
 
Tasavvufta adı sık olarak geçen kâmil kelimesi, insanın tasavvufu tam anlamıyla yaşamasıyla ortaya çıkan eşsiz dünya üzeri hali ifade eder. Ancak ego var olduğu sürece, bu niteliklere sahip olduğumuzu düşünmek tam anlamıyla kendini aldatmadır. Zira ego, kendi bencil ve ivedi yararlarının ötesini görmekten acizdir.
 
“İnsan-ı Kâmil olmak” demek, bilinen olumlu olumsuz bütün duygu, düşünce, eylem ve alışkanlıkların kısacası, insan olmanın bir yana bırakılıp yerini hiç tanınmayan, hiç bilinmeyen, egodan farklı bir bilincin, oluşumun, varlığın, özün almasıdır. Bu değişim insanın yüreğinde gizli olan sırrın yani ilahi ateşin, ışığın parlamasıyla başlar. Bu, tam bir dönüşümdür. Zihnin kendisinde, beynin hücrelerinde ve bedenin atomlarında bile kendini gösteren bir değişimdir. Vücudun hafiflediği, saydamlaştığı, perdenin kalktığı, görüşün keskinleştiği, her şeyi gören, bilen, aynı anda her yerde var olabilen bir varlığa dönüşümdür bu.
 
Her İnsanın Yüreğinde “Sır” Adı Verilen Bir Şey Saklıdır
 
Kısacası, insan bu dünyaya, bu evrene ait olmayan bir ruh yapısına sahiptir. Sufizme göre, insanın gerçek benliğini oluşturan bu ruh, bu evrene başka bir âlemden, ruhlar ve melekler âleminden derece derece inerek gelmiş ve bu evrene, bu dünyaya ait olan beden elbisesini giyerek görünür olmuştur. Buraya ait olmayan ruhi varlığın ana yurdunu özlemesi çok doğaldır.
Somut âlemde kendisini bedenle özdeşleştiren insanın mala, mülke, makama, şöhrete ve saltanata duyduğu özlemin arkasında aslında ayrılığın verdiği hasret vardır. Bu ayrılık acısı bir gün benliği, o kadar sarar, kucaklar ki, şikâyetten feryat figan ağlamaya başlar. Nasıl ağlamasın ki ayrıldığı yer Birliğin, Yüce Allahın katıdır. İşte ney, asıl vatanından ayrılan bu ruhun sembolüdür.
 
Ney ve Semah etkileyicidir. Bambaşka bir dünyaya işaret eder. Bildiğimiz, alıştığımız dünyanın ötesindeki bir gerçekliğe açılan kapıdır.
 
“Bizim gönlümüzde dönüp duran bir “sır” vardır.
Yaratılan her şey o sırra bağlıdır.
Kat kat şu gökyüzü bile
Onun yüzünden dönüp duruyor.”
 
Mevlâna’ya ve Sufizme göre her insanın yüreğinde “sır” adı verilen bir şey saklıdır. Bu “sır” Yunus Emre’nin “Bir Ben vardır, ben de benden içeri” dediği şeydir. Bu sırra ancak uzun çabalar ve çabalar karşılığında bağış edilen lütuf sayesinde ulaşılabilir.
 
Klasik Yunan Uygarlığında Defli Tapınağının girişinde yazılı olduğu söylenen “Kendini Tanı” ibaresinde kastedilen de bu yürekte gizli bulunan sırrı tanımaktır. Hint Felsefesi ve mistisizmi bu sırra “Yüce benlik” adını vermiştir. Tarih boyunca pek çok uygarlık, pek çok din, pek çok manevi öğreti ve felsefe Musevilik ve Hıristiyanlığın Batıni yönü ile İslam Sufizmi hep bu içteki bilinmeyen ben’i bilinir kılmakla uğraşmıştır.
 
Bu sırra erenler var ama dilleri bağlı. Bağlı, çünkü bilinmeyeni biliyor hale geliyorlar, ama bilinmeyeni, bilinmediği için anlatacak sözcük oluşmamış. Mevlâna, belki de bunun için raks, şiir ve müziği seçmişti, anlatılamayanı anlatabilmek için. Mevlâna’nın ünlü Mesnevisi de bu yüzden; “Dinle Ney’den nasıl şikâyet etmekte” diye başlar.
 
Ney’e Üflenen Nefes
 
Ney, yanık, içli sesiyle Rabbine, ayrıldığı kamışlığa kavuşmanın özlemini dile getirir.
Ruhun Tanrı katını terk etmesinden sonra insan şekline girinceye kadar geçirdiği aşamalar, kamışın kamışlıktan koparılıp ney şekline girinceye kadar geçirdiği aşamalara benzer.
 
Allah tek hücrelisinden en karmaşık yaratığa kadar bütün varlıkları kendinden yarattı ama sadece insana kendi ruhundan üfledi. İşte neye üflenen nefes, bunu ifade eder. Neyin içi boştur ancak ona üfleyen birinin nefesi ile ses çıkarır. Neyin bir ucu açıkken öbür ucu müzisyenin ağzındadır. Müzisyen, eğer insan-ı kâmil olursa, açık uçtan duyulan ses Tanrının sesi olur.
 
İşte insan da bu ney gibi bir alettir. Ne zaman bir insan-ı kâmil’ in, gerçek bir şeyhin eline geçerse o zaman insan gibi insan olur, nefsinden kurtularak boşalır, Tanrı’nın sesi, Tanrı’nın aynası olur, yükselişe geçip Rab’ bine kavuşur. Yani evrimini tamamlar.
 
İşte Sema töreni, İslam sufizminde Nur-u Muhammedî denen Yüce ruhun yaratılıp
“Kün” – “ol” emriyle başlayan iniş ve sonra da insan-ı kâmil olmaya doğru yükselişinin öyküsünü anlatır.
 
 
Tebrizli Şems
 
1244’te Konya'nın ünlü Şeker Tacirleri Hanı’na (Şeker Furuşan) baştan ayağa karalar giymiş bir gezgin indi. Adı Şemsettin Muhammed Tebrizi (Tebrizli Şems) idi. Yaygın inanca göre Ebubekir Selebaf adlı Ümmî bir şeyhin müridi idi. Gezici bir tüccar olduğunu söylüyordu. Sonradan Hacı Bektaş Veli’nin “Makalat” (Sözler) adlı kitabında da anlattığına göre, bir aradığı vardı. Aradığını Konya'da bulacaktı, gönlü böyle diyordu. Yolculuk ve arayış bitmişti.
 
Ders saatinin bitiminde İplikçi Medresesi'ne doğru yola çıktı ve Mevlâna'yı atının üstünde danişmentleriyle birlikte gelirken buldu. Atın dizginlerini tutarak sordu ona:
 
- “Ey bilginler bilgini, söyle bana, Muhammed mi büyüktür, yoksa Beyâzîd Bistâmî mi?”
 
Mevlâna, yolunu kesen bu garip yolcudan çok etkilenmiş, sorduğu sorudan ötürü şaşırmıştı:
- “Bu nasıl sorudur?” diye kükredi. “O ki peygamberlerin sonuncusudur; O'nun yanında Beyâzîd Bistâmî'in sözü mü olur?”
 
Bunun üstüne Tebrizli Şems şöyle dedi:
- Neden Muhammed “Kalbim paslanır da bu yüzden Rabbime günde yetmiş kez istiğfar ederim” diyor da, Beyâzîd, “kendimi noksan sıfatlardan uzak tutarım, cüppemin içinde ‘Allah'tan başka varlık yok’ diyor; buna ne dersin?”
 
Bu soruyu Mevlâna şöyle karşıladı:
- “Muhammed her gün yetmiş makam aşıyordu. Her makamın yüceliğine vardığında önceki makam ve mertebedeki bilgisinin yetmezliğinden istiğfar ediyordu. Oysa Beyâzîd ulaştığı makamın yüceliğinde doyuma ulaştı ve kendinden geçti, gücü sınırlıydı. Onun için böyle konuştu”.
 
Tebrizli Şems bu yorum karşısında “Allah, Allah” diye haykırarak onu kucakladı.
Evet, aradığı O’ydu. Kaynaklar, bu buluşmanın olduğu yeri Merec-el Bahreyn
(iki denizin buluştuğu nokta) diye adlandırdı.
 
Oradan birlikte Mevlâna’nın seçkin müritlerinden Selahaddin Zerkub'un hücresine (medresedeki odası) gittiler ve halvet (iki kişilik kesin bir yalnızlık) oldular. Bu halvet süresi hayli uzun oldu ki kaynaklar 40 gün ile 6 aydan söz eder. Süre ne olursa olsun, Mevlâna’nın yaşamında bu sırada büyük bir değişme oldu ve yepyeni bir kişilik, yepyeni bir görünüm ortaya çıktı.
Mevlâna’nın Şems’le buluşması, ona, sanki kaybettiği değerli bir mücevheri Şems’in manevi benliğinde, onun velilik hazinesinde yeniden bulmasına fırsat sağlamıştır. O, Şems’in kudretli kişiliği önünde öylesine mest ve coşkun bir hale gelmişti ki, bütün normal işlerini, müftülük, müderrislik, vaizlik gibi meşgalelerini bir tarafa iterek, artık Şems’in pervanesi olmuştur. Dış âlemle ilişkisini kesmiş, artık başka bir âleme dalmıştır. Gözü kulağı Şems’in sohbet ve irşadında (söz, hal, hareket ve yaşam şekliyle doğru yolu göstermek), hep onun işaretlerine dönük, hep onunla göz göze diz dize imiş.
 
Şems-i Tebrizi’yi en önemli yapan, Mevlâna’yı evrensel bir şahsiyete dönüştürmesi ve olgunlaştırmasıdır. O olmasaydı belki Celaleddin-i Rumi, Kübreviye şeyhi olan babası Sultanu’l-Ulema Bahaeddin Veled (628/1231) gibi bir müderris olup, yerel kalacaktı. Şems Mevlâna’yı yerellikten evrenselliğe taşımıştır. Bu çalışma, Şems’in kimlik ve kişiliğinden hareketle, hem müridi, hem de mürşidi olan Mevlâna’yla olan dostluk ve muhabbetiyle oluşmuştur.
Şems, gelişen üzücü olaylar neticesinde Konya’yı terk edince, Mevlâna ilahi aşka adamış ünlü rubailerinin en acılarını yazmaya başlamış. Şems’e adanan Büyük Divan (Divan-ı Kebir) böyle yazılmış.
 
Mevlâna, en önemli eseri sayılan Mesnevi’yi yazarken, insanları aydınlatmayı, onlara doğru yolu göstermeyi amaçlamış.
 
Ölümden Ölümsüzlüğe Kanatlanış
 
Batıda, Rumi olarak tanınan Mevlâna, yaşadığı süre içinde ne bir tarikat kurmuş, ne de Sema’yı bugünkü kuralları içine sokmuştur. O, ancak vecde girdiği zaman, içinden geldiği gibi, hiçbir kurala uymadan döner, raks edermiş.
 
Sema onun için;
“Göklere giden bir yol, göklere açılan bir kapı, hayattan ölüme uçuş, ölümden ölümsüzlüğe kanatlanıştı.”
 
Mevlâna, dünyevi değerlerle nitelenen insanın hiçliğini şu birkaç kelime ile ne güzel ifade eder.
“ Hintli, Kıpçak ve Rum ülkesinin halkı ve Habeşler!.
Hepsi de mezarlarında tek ve tıpkısı renkte, ne de hoş yatarlar.”
 
Kısacası Mevlâna’nın hümanizması bildiğimiz, tanıdığımız insanın yüceltilmesi değildir. Nitekim Mesnevisini okuyanlar O’nun sıradan insanlar için hiç de hoş sözler sarf etmediğini gayet iyi bilirler. O, insanları, insan olduğu ya da topluma yaptığı katkılar için değil, her birinin yüreğinde gördüğü küçük ilahi ışık için seviyordu.
 
Mevlâna için insan, yüreğinde ilahi ışığı taşıdığı ve yüreğinin aynasında Tanrı’yı yansıtabilen bir varlık olduğu için değerlidir.
 
“Sen ki o kutsal kitabın bir nüshasısın,
Yaratılıştaki sanatın aynasısın.
Ne dilersen kendinden dile, kendinde bul.
Ne ararsan, işte o sensin sen.” demiştir.
 
 
Yaşamını “Hamdım, piştim, yandım” sözleri ile özetleyen Mevlâna 17 Aralık 1273 yılında Hakkın rahmetine kavuşmuştur.
Mevlâna ölüm gününü, yeniden doğuş günü olarak kabul ediyordu. O öldüğü zaman, sevdiğine yani Allah’ına kavuşacaktı. Onun için Mevlâna, ölüm gününe düğün günü veya gelin gecesi anlamına gelen “Şeb-i Arûs” diyordu. Dostlarına ölümünün ardından ah-ah,
vah-vah edip, ağlamayın diyerek vasiyet ediyordu.
 
“Ölümümüzden sonra mezarımızı yerde aramayınız?
Bizim mezarımız ariflerin gönüllerindedir” demiştir.
 
 
 
Hazret-i Mevlana’nın Ölüme ve Mezara Bakışı
 
“Ölüm günümde tabutum yürüyüp gitmeye başladı mı, bende bu cihanın gamı var, dünyadan ayrıldığıma tasalanıyorum sanma; bu çeşit şüpheye düşme, bana ağlama, yazık yazık deme. Şeytanın tuzağına düşersem işte hayıflanmanın sırası o zamandır. Cenazemi görünce ayrılık ayrılık deme. O vakit benim buluşma ve görüşme zamanımdır. Beni kabre indirip bırakınca, sakın elveda elveda deme; zira mezar cennetler topluluğunun perdesidir. Batmayı gördün ya, doğmayı da seyret. Güneşe ve aya batmadan ne ziyan geliyor ki? Sana batmak görünür, ama o, doğmaktır. Mezar hapis gibi görünür, ama o, canın kurtuluşudur. Hangi tohum yere ekildi de bitmedi? Ne diye insan tohumunda şüpheye düşüyorsun? Hangi kova kuyuya salındı da dolu dolu çıkmadı? Can Yusuf’u ne diye kuyuda feryad etsin? Bu tarafta ağzını yumdun mu o tarafta aç. Zira senin hayuhuyun, mekânsızlık âleminin fezasındadır.”
 
 
 
 
 
 


 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
1
 

LİNKLER

 
 
       

Tarifi ekleyen : KIRIK ÇATAL

       

Tarifi ekleyen : KIRIK ÇATAL

       

Tarifi ekleyen : KIRIK ÇATAL

 
 
       
       
 
 
       
       
 
 
       
 
 
       
       
 
 
       
       
 
 
       
       
 
 

Copyright © 2011 KIRIK ÇATAL.com Tüm Hakları Saklıdır..