ŞİİR KÖŞESİ

31.03.2011

 
ŞİİR KÖŞESİ

 

 
 
 
TANIŞMA
 
Eğer bir gün,
yüzünün renginden ötürü
çıkarsan mahkemeye,
“Vallahi kalıtımdan oldu” diye
korkma ben sana tanıklık ederim.
 
İnsanların,
yüzlerinin ve gözlerinin rengi başka başka da olsa,
gözyaşlarının rengi hep aynıdır.
 
Ne bir kelime de anlaştılar,
ne aynı avuçtan su paylaştılar.
Yalnızca gözyaşında,
bir de kahkaha da buluştular.
 
Yer tanık olsun, gök tanık olsun,
bütün doğmuşlarla ve doğacaklarla tanışmak mümkün.
Akıllarda ve yüreklerde göz göze geldik bugün.
Bin yıl önceden bana selam söylediler;
Bin yıl önceki anneler, annemden az mı sevdiler?
 
Üstün Dökmen / 17 Ağustos 1989
 
 
 
 
ÇİÇEK SENFONİSİ
 
Çiçeklerin akşamlarını
Akşamların çiçekleri
Aydınlatır…
 
Çiçeklerin adlarını
Birbirlerine benzemezlikleri
Adlandırır.
 
Biri alır bir güneşi
Öbürüne yıldız sunar,
Biri öbürünü yağmurlandırır.
 
Bir başkası bir güzelliği
Akıl almaz çalımıyla
Karanlıklandırır.
 
Bir düğünü aklandırır biri,
Biri bir yalanı silerken
Biri bir ölümü anılandırır.
 
Biri bekler sabahları,
Biri gündüz diye çıldırır
Bir başkası aydınlığı akşamlandırır.
 
Biri bağlar-bahçeler içinde nazlı,
Biri kendi kendini doğurur bayırlarda,
Biri kayaları ayaklandırır.
 
Pencereden bakar biri,
Biri el sürdürmez kimseye,
Biri kendini ağaçlandırır.
 
Tırmanır biri el ermez dikliklere.
Biri yerlere yaslar yüzünü
Topraklandırır.
 
Biri ordusunu yayar birdenbire
Tarlalara, öbek öbek,
Kanlandırır.
 
Biri şarkılarla gözlerini besler,
Yeşillikleri ve sevgilileri
Umutlandırır.
 
Çiçekler hep bekler gibidir,
Oysa hiç beklemezler;
Biri arılandırır, biri kuşlandırır.
 
Biri rüzgârlandırır gönülleri,
Biri kızdırır soğumuş külleri…
Biri de kendini kucaklandırır.
 
Biri tek başına yürür yazgısında,
Biri sepetlerde demet demet
Ününü kaldırımlandırır.
 
Biri vazolandırır kendini salonlarda,
Biri kurur bir kitabın içinde,
Biri de kafes arkasında saklandırır.
 
Çiçekler bir şölen yaşamda,
Renklerin en büyük orkestrası…
Dursuz-duraksız çalar her insanda
Sevinci, aldanıyı, ölümü ve yası.
 
Özdemir Asaf
 
 
 
 
EĞER
Eğer sonbaharda geliyor olsaydın
Yazı yok ederdim.
Yarı tebessüm ve yarı inkârla,
Uçardım ev kadınları gibi.
Eğer seni bir sene sonra görebilseydim,
Ayları yumak gibi sarar,
Değişik çekmecelere koyardım,
Birbirlerine karışmasınlar diye.
Eğer asırlar ertelenseydi,
Onları parmaklarımla sayıp,
Hesaplardım, Van Dieman’ın ülkesine
Parmaklarım düşene kadar.
Her şey kesin ve gerektiği gibi olsaydı,
Yaşamı bir kabuk gibi öteye atar
Ölümsüzlüğü seçerdim.
Ama şimdi ne zaman biteceği belirsiz
Bu hatıralar
Beni öldürdüğünü sezdirmeden
Bal arısı gibi dürtüyor.
Emily Dickinson
 
 
 
 
 
 
 
 
 
BİZ KÜÇÜKKEN ÇOK BÜYÜKTÜK
 
Biz küçükken çok büyüktük mesela
kollarımızı bir açardık, dünyayı kucaklardık.
Güzeldik biz küçükken.
Kaşlarımızı almayı bilmezdik,
makyaj çok büyüklerin işiydi sevmezdik.
Arkadaşlarımızla
beraber bir gece uyuyabilirsek eğer
velinimetti bizim için, lükstü, zenginlikti.
Ailelerimiz en az beş kez arardı
eve beş dakika geç kaldığımızda.
Otobüsteyim bile diyemezdik,
otobüs lükstü, zenginlikti.
Koşa koşa eve varana dek nefes almazdık
ve nerdesin sen sorusunu duymadan cevabı verirdik.
Biz bir gülerdik küçükken,
kalbimiz kahkahalar atardı.
Biz küçükken öğretmenimiz en yakın arkadaşımızla sıralarımızı
ayırmasın diye, teneffüse kadar konuşmazdık.
Not yazardık birbirimize.
Biz diyorum küçükken bizdik
böyle bayağı bir kalabalıktık.
Yani biz diyebileceğim kadar çok.
Biz küçükken bir büyüktük ki böyle
kollarımızı açsak sığmazdı eni boyu.
 
Sonra mı? Büyüdük.
Kollarımızı açtığımızda bir kişiyi
bile sığdıramayacak hale geldik.
Küçülene kadar büyüdük, çok büyüdük yani
biz olamadık bir daha.
Sen, ben olduk.
Büyüklük lüks değildi,
zenginlik değildi.
Koşa koşa büyüdük.
Büyürken ne de çok küçüldük.
NAZIM HİKMET RAN
 
 
 
 
 
ONARMAK ZORDUR
Şarkılar değil de
Hep kulaklar bitiyor,
Onarmak zordur.
 
Bir yürek üşümüş
Kapamış kapılarını,
Onarmak zordur.
 
Bir şey yitirilmiş,
Hiç eskimeyecektir,
Onarmak zordur.
 
İnsanın içine düşen korku
Özgürlüğünden olmuştur,
Onarmak zordur.
 
Ölümü düşünmek yenilmek,
Sevmek ölümü yenmektir.
Onarmak zordur.
ÖZDEMİR ASAF
 
 
 
BEN BENDEN OLGUN İNSAN İSTERİM
Ben; Benden olgun insan isterim karşımda…
Benden dürüst,
En ufak dalgada,
Arkasını dönmeyecek kadar olgun.
Arkamı döndüğümde,
Sırtımdan vurmayacak kadar güvenilir.
Bir o kadar cesaretli olmalı.
Yağmurdan ıslanıp, fırtınadan kaçmamalı.
Ayağı taşa takılınca kayadan korkmamalı.
“İşine gelince sevip, zoru görünce bırakmamalı…”
CAN YÜCEL
 
 
 
 
 
KAYBETTİKLERİM DAĞITTIĞIM SERVETİMDİR
Basit biri değilim…!
Gözlerimi kanatırcasına ağladığım gecelerim var.
Ve kahkahalara sarılmış anılarım.
Herkes kadar dertli, bazılarından fakir, çoğundan zenginim.
Taşıdığım hayallerim, söylenecek şarkılarım, paylaşılacak dostluklarım var.
Bilmeyene sevmeyi öğretecek kadar büyük bir kalbim,
Gidene beddua edemeyen bir dilim var.
Yüreğimi korkak büyütmedim...!
“Kaybettiklerim; dağıttığım servetimdir.”
CAN YÜCEL
 
 
 
 
 
YIRTILAN GECEDE
Gece yırtıldı
Göğü gördüm.
Şaşılası yakındı
Yıldız toplardım
Çocuk olsaydım!
 
Gece yırtıldı
Denizi gördüm.
Bir alev topuyla geldi
Gölcük’te Kavaklıyı
Değirmendere’de
Sahili yutan dalgalar.
 
Gece yırtıldı
Çaresizliği gördüm.
Batacak bir gemiydi sanki ev
Öylesine korkunç sallandı
Ve bütün sesleri boğdu
Dipten gelen uğultu
 
Gece yırtıldı
Korkuyu gördüm.
Savruldum oradan oraya
Ve inanılmaz bir aşkla sarıldım
Kırk yıllık karıma.
RUŞEN HAKKI
 
 
 
 
 
 
 
ÖMÜR
Gözümüz saatte söyleştik hep.
Koşuşur gibi seviştik, yarışır gibi çalıştık.
Hep yetişecek bir yerler vardı.
 
Aranacak adamlar, yapacak işler…
Bir sonraki günün telaşı bir öncekine bulaştı.
Başkalarının hayatı bizimkini aştı.
 
Kör karanlıkta çalar saat yerine,
Kuşluk vakti, kızarmış ekmek kokusu veya yavuklu busesiyle uyanma düşlerini
Ha babam erteledik
20’li yaşlardayken 30’lara kurduk saatin alarmını
30’larımızda 40’lara, belki sonra 50’lere…
 
Lakin öylesine karmaşık kurgulanmış ki hayat,
Kuşlukta uyanma fırsatı sunduğunda size,
Artık uyku girmez oluyor gözlerinize…
 
Doyasıya söyleşmek,
Telaşsız sevişmek için bol zamana kavuştuğunuzda,
Söyleşecek, sevişecek kimsecikler kalmıyor yanınızda…
 
Özenle sakladığınız bir sarı lira gibi ömrünüz;
Vakit gelip sandıktan çıkardığınızda,
Bir de bakıyorsunuz ki,
Tedavülden kalkmış…
CAN DÜNDAR
 
 
 
 
 
 
 
İYİ DÜŞÜNÜN
Bu yılınızı iyi geçirdiniz mi?
Sağlıklı olduğunuz için hiç sevindiniz mi?
Bu yıl hiç gün ışığı ile uyandınız mı?
Kaç kez güneşin doğuşunu izlediniz?
Bir neden yokken kaç kişiye hediye aldınız?
Kaç sabah yolda bir kediyi okşadınız?
Bu yıl yeni doğmuş bir bebek parmağınızı sıkıca tuttu mu hiç?
Ve siz onu hiç kokladınız mı?
Yaz gecelerinde ne çok yıldız olduğuna hiç şaşırdınız mı?
Kendinize bu yıl kaç oyuncak aldınız?
Kaç kez gözlerinizden yaş gelinceye kadar güldünüz?
Yaşlı bir ağaca sarıldınız mı bu yıl?
Çimlere uzandığınız oldu mu?
Çocukluğunuzdan kalan bir şarkıyı söylediniz mi hiç?
Hiç suda taş kaydırdınız mı bu yıl?
Eski bir dostunuzu aradınız mı hiç?
Kimseyle barıştınız mı bu yıl?
Aslında mutlu olduğunuzu kaç kez fark ettiniz bu yıl?
İyi bir yılın bunlar gibi birçok ‘küçük şeye’ bağlı olduğunu düşündünüz mü bu yıl?
Yayılın çimenlerin üzerine… Acele edin…
Er veya geç… Çimenler yayılacak üzerinize…
CAN DÜNDAR
 
 
 
 
 
 
HANİ
Hani bazen insan birini yanında tutmayı bilmez,
Ama onun yokluğunu da istemez.
Kaybetmeyi göze alamaz,
Ama kazanmak için mücadele etmez.
Bağlanmaya cesaret edemez,
Ama ondan tamamen kopmayı da beceremez.
Ne sevilmekten vazgeçer,
Ne sevmeyi bilir.
Hani çok sonra zaman geçerek kaybeder ya,
İşte o zaman dökülür dudaklardan itiraf edercesine:
-“Ne gözümü alabildim, ne göze alabildim.”
CAN DÜNDAR
 
 
 
 
 
 

BİLİRİM GÜCÜNÜ SÖZCÜKLERİN

Bilirim gücünü sözcüklerin, o çınlayan sözcüklerin ben;
onların değil, o yığınları coşturan, kendinden geçiren,
başka sözcüklerin gücünü, çıkarıp ölüleri topraktan
tabutları meşeden adımlarla götürenlerin her zaman.

Gün olur okunmadan, basılmadan atılırlar da sepete,
bir çıktılar mı oradan gemi azıya alırlar elbette,
güm güm öterler yüzyıllar boyu, tırmanıp gelen trenlerdir
öpüp yalamağa nasır tutmuş ellerini şiirin bir bir.

Bilirim gücünü sözcüklerin. Esip geçmiş de bir rüzgâr
bir halayın topraklarına düşmüş taçyapraklarıdır bunlar,
insandır bütün ruhu, dudakları ve bütün iskeletiyle.

Vladimir MAYAKOVSKI / Çeviri : (Sait Maden)

 

 

 
 
MEMLEKETİMDEN İNSAN MANZARALARI’ndan
1
Haydarpaşa garında
1941 baharında
     Saat on beş.
Merdivenlerin üstünde güneş
     Yorgunluk ve telaş.
 
Bir adam merdivenlerde duruyor
     Bir şeyler düşünerek.
 
Zayıf.
Korkak.
Burnu sivri ve uzun
Yanaklarının üstü çopur.
Merdivenlerdeki adam
          -Galip Usta-
                    Tuhaf şeyler düşünmekle meşhurdur:
“Kâat helvası yesem her gün” diye düşündü
                                                        5 yaşında.
“Mektebe gitsem” diye düşündü
                                      10 yaşında.
“Babamın bıçakçı dükkânından
Akşam ezanından önce çıksam” diye düşündü
                                                            11 yaşında.
“Sarı eskarpinlerim olsa
Kızlar bana baksalar” diye düşündü
                                           15 yaşında.
“Babam neden kapattı dükkânını?
Ve fabrika benzemiyor babamın dükkânına”
                                                     Diye düşündü
                                                     16 yaşında.
“Gündeliğim artar mı?” diye düşündü
                                                20 yaşında.
“Babam ellisinde öldü,
Ben de böyle tez mi öleceğim?”
                                  Diye düşündü
                                  21 yaşındayken.
“İşsiz kalırsam” diye düşündü
                                   22 yaşında.
“İşsiz kalırsam” diye düşündü
                                   23 yaşında.
“İşsiz kalırsam” diye düşündü
                                   24 yaşında.
Ve zaman zaman işsiz kalarak
“İşsiz kalırsam” diye düşündü
                                   50 yaşına kadar.
51 yaşında “İhtiyarladım” dedi,
                   “babamdan 1 yıl fazla yaşadım.”
Şimdi 52 yaşındadır.
İşsizdir.
Şimdi merdivenlerde durup
                  Kaptırmış kafasını
                                    Düşüncelerin en tuhafına:
“Kaç yaşında öleceğim?
Ölürken üzerimde yorganım olacak mı?
                                                        Diye düşünüyor.
Burnu sivri ve uzun.
Yanaklarının üstü çopur.
Denizde balık kokusuyla
Döşemelerde tahtakurularıyla gelir
                               Haydarpaşa garında bahar.
Sepetler ve heybeler
            Merdivenlerden inip
                                  Merdivenleri çıkıp
                                                   Merdivenlerde duruyorlar.
 
Polisin bir yanında çocuk
                    -tahminen beş yaşında-
                                     İniyor merdivenleri.
Nüfusta kaydı yok
Fakat ismi Kemal.
 
Merdivenleri bir heybe çıkıyordu
                                      Bir halı-heybe.
 
Merdivenlerden inen Kemal
                                    Yapayalnızdı
                                        -kundurasız ve gömleksiz-
Açlığından başka bir şey hatırlamıyor
                                            Bir de hayal meyal
                                                       Karanlık bir yerde bir kadın.
NAZIM HİKMET    
 
 
 
YAŞAMAYA DAİR 1
 
Yaşamak şakaya gelmez,
büyük bir ciddiyetle yaşayacaksın
bir sincap gibi mesela,
yani, yaşamanın dışında ve ötesinde hiçbir şey
beklemeden,
yani, bütün işin gücün yaşamak olacak.
 
Yaşamayı ciddiye alacaksın,
yani, o derecede, öylesine ki,
mesela, kolların bağlı arkadan, sırtın duvarda,
yahut, kocaman gözlüklerin,
beyaz gömleğinle bir laboratuarda
insanlar için öleceksin,
hem de yüzünü bile görmediğin insanlar için,
hem de hiç kimse seni buna zorlamamışken,
hem de en güzel, en gerçek şeyin
yaşamak olduğunu bildiğin halde.
 
Yani, öylesine ciddiye alacaksın ki yaşamayı,
yetmişinde bile, mesela zeytin dikeceksin,
hem de öyle çocuklara falan kalır diye değil,
ölmekten korktuğun halde ölüme inanmadığın için.
 
NAZIM HİKMET   /   1947      
 
                                              
 
YAŞAMAYA DAİR 2
 
Diyelim ki ağır ameliyatlık hastayız,
Yani beyaz masadan
          Bir daha kalkmamak ihtimali de var.
Duymamak mümkün değilse de biraz erken gitmenin kederini
Biz yine de güleceğiz anlatılan Bektaşi fıkrasına,
Hava yağmurlu mu diye bakacağız pencereden,
Yahut da yine sabırsızlıkla bekleyeceğiz
                    En son ajans haberlerini.
Diyelim ki, dövüşülmeye değer bir şeyler için,
                    Diyelim ki cephedeyiz.
Daha orda ilk hücumda, daha o gün
               Yüzükoyun kapaklanıp ölmek de mümkün.
Tuhaf bir hınçla bileceğiz bunu,
               Fakat yine de çıldırasıya merak edeceğiz
               Belki yıllarca sürecek olan savaşın sonunu.
Diyelim ki, hapisteyiz,
Yaşımız da elliye yakın,
Daha da on sekiz sene olsun açılmasına demir kapının.
Yine de dışarıyla beraber yaşayacağız,
İnsanları, hayvanları, kavgası ve rüzgârıyla
                    Yani, duvarın arkasındaki dışarıyla.
Yani, nasıl ve nerde olursak olalım
               Hiç ölünmeyecekmiş gibi yaşanacak…
 
NAZIM HİKMET   /   1948
 
    
YAŞAMAYA DAİR 3
 
Bu dünya soğuyacak,
Yıldızların arasında bir yıldız,
                    Hem de en ufacıklarından,
Mavi kadifede bir yaldız zerresi yani,
                    Yani, bu koskocaman dünyamız.
Bu dünya soğuyacak günün birinde,
Hatta bir buz yığını
Yahut ölü bir bulut gibi de değil,
Boş bir ceviz gibi yuvarlanacak
                    Zifiri karanlıkta uçsuz bucaksız.
Şimdiden çekilecek acısı bunun,
Duyulacak mahzunluğu şimdiden.
Böylesine sevilecek bu dünya
                    “Yaşadım” diyebilmen için…
 
NAZIM HİKMET   /   Şubat 1948
 
 
BEN BENİ BİR DAHA ELE GEÇİRSEM
 
Ben, beni bir daha ele geçirsem,
-abıhayat içersem demiyorum-
Kapılar bir daha açılsa
                    Ben bu haneye bir daha girsem
Yaşardım yine böyle kan revan içinde
                    Yine böyle aşk ile sersem,
Ben, beni bir daha ele geçirsem…
 
NAZIM HİKMET   /   1948
 
 
 
YİNE SANA DAİR
 
Sende, ben, kutba giden bir geminin sergüzeştini,
Sende, ben, kumarbaz macerasını keşiflerin,
Sende uzaklığı,
Sende, ben, imkânsızlığı seviyorum.                 
 
Güneşli bir ormana dalar gibi dalmak gözlerine
Ve kan ter içinde, aç ve öfkeli,
Ve bir avcı iştihasıyla etini dişlemek senin.
 
Sende, ben, imkânsızlığı seviyorum,
Fakat asla ümitsizliği değil…
 
NAZIM HİKMET   /   1948          
 
 
 
 
 
 
Nazım Hikmet
Piraye için yazılmış şiirler:
SAAT 21-22 ŞİİRLERİ’NDEN
 
Ne güzel şey hatırlamak seni:
Ölüm ve zafer haberleri içinden,
Hapiste
Ve yaşım kırkı geçmiş iken…
 
Ne güzel şey hatırlamak seni:
Bir mavi kumaşın üstünde unutulmuş olan elin
Ve saçlarında
Vakur yumuşaklığı canımın içi İstanbul toprağının…
İçimde ikinci bir insan gibidir
                                   Seni sevmek saadeti…
Parmakların ucunda kalan kokusu sardunya yaprağının,
Güneşli bir rahatlık
Ve etin daveti:
               Kıpkızıl çizgilerle bölünmüş
                                                       Sıcak
                                                           Koyu bir karanlık…
 
Ne güzel şey hatırlamak seni,
Yazmak sana dair,
Hapiste sırtüstü yatıp seni düşünmek:
Filanca gün, falanca yerde söylediğin söz,
                                                     Kendisi değil
                                                            Edasındaki dünya…
 
Ne güzel şey hatırlamak seni
Sana tahtadan bir şeyler oymalıyım yine:
                                                 Bir çekmece
                                                             Bir yüzük,
Ve üç metre kadar ince ipek dokumalıyım.
Ve hemen
                Fırlayarak yerimden
Penceremde demirlere yapışarak
Hürriyetin sütbeyaz maviliğine
                             Sana yazdıklarımı bağıra bağıra okumalıyım…
 
Ne güzel şey hatırlamak seni:
Ölüm ve zafer haberleri içinden,
Hapiste
Ve yaşım kırkı geçmiş iken…
 
 
23 EYLÜL 1945
 
O şimdi ne yapıyor
                   Şu anda, şimdi, şimdi?
Evde mi sokakta mı?
Çalışıyor mu, uzanmış mı, ayakta mı?
Kolunu kaldırmış olabilir,
-hey gülüm,
        Beyaz, kalın bileğini nasıl da çırçıplak eder bu hareketi!...-
 
O şimdi ne yapıyor,
                   Şu anda, şimdi, şimdi?
Belki dizinde bir kedi yavrusu var,
                                           Okşuyor.
Belki de yürüyordur, adımını atmak üzeredir,
-her kara günümde onu bana tıpış tıpış getiren
                                                  Sevgili, canımın içi ayaklar!...-
Ve ne düşünüyor
                       Beni mi?
Yoksa
          Ne bileyim
                    Fasulyenin neden bir türlü pişmediğini mi?
Yahut insanların çoğunun
                          Neden böyle bedbaht olduğunu mu?
 
O şimdi ne düşünüyor,
                                    Şu anda, şimdi, şimdi?...
 
 
24 EYLÜL 1945
 
En güzel deniz:
                       Henüz gidilmemiş olandır.
En güzel çocuk:
                       Henüz büyümedi.
En güzel günlerimiz:
                       Henüz yaşamadıklarımız.
Ve sana söylemek istediğim en güzel söz:
                       Henüz söylememiş olduğum sözdür.
 
NAZIM HİKMET  
 
 
 
 
 
 

   

 

 

ŞAİR İŞÇİDİR

Bağırırlar şaire:
“Bir de torna tezgâhı başında görseydik seni
şiir de ne?
Boş iş.
Çalışmak, harcınız değil demek ki…”
Doğrusu
bizler için de
en yüce değerdir çalışmak.
Ve kendimi
bir fabrika saymaktayım ben de.
Ve eğer
bacam yoksa işim daha da zor demektir bu…
Bilirim
hoşlanmazsınız boş laftan
kütük yontarsınız kan ter içinde.
Fakat
bizim işimiz farklı mı sanırsınız bundan:
Kütükten kafaları yontarız biz de.
Ve hiç kuşkusuz
saygıdeğer bir iştir balık avlamak
çekip çıkarmak ağı.
Ve doyum olmaz tadına
balıkla doluysa hele.
Fakat daha da saygıdeğerdir şairin işi
balık değil, canlı insan yakalamadayız çünkü.
Ve doğrusu
işlerin en zorlusu
yanıp kavrularak demir ocağının ağzında
su vermektir kızgın demire.
Fakat kim
aylak olduğumuzu söyleyerek
sitem edebilir bize;
Beyinleri perdahlıyorsak eğer
dilimizin eğesiyle..
Kim daha üstün, şair mi,
yoksa insanlara
pratik yarar sağlayan teknisyen mi?
İkisi de.
Yürek de bir motordur çünkü
ve ruh, onun çalıştırıcısı.
Eşitiz bizler
şairler ve teknisyenler.
Vücut ve ruh emekçileriyiz
aynı kavganın içinde.
Ve ancak ortak emeğimizle
bezeriz evreni
marşlarımızı gümbürdeterek.
Haydi! Laf fırtınalarından
ayıralım kendimizi
bir dalgakıranla.
İş başına!
Canlı ve yepyeni bir çalışmadır bu.
Ve ağzı kalabalık söylevci takımı
değirmene yollansın dosdoğru!
Unculuğa!
Değirmen taşı döndürmeğe laf suyuyla!

VLADIMIR MAYAKOVSKI

ÇEVİRİ: ATAOL BEHRAMOĞLU

 

AŞK İKİ KİŞİLİKTİR
 
Değişir rüzgârın yönü
Solar ansızın yapraklar;
Şaşırır yolunu denizde gemi
Boşuna bir liman arar;
Gülüşü bir yabancının
Çalmıştır senden sevdiğini;
İçinde biriken zehir
Sadece kendini öldürecektir;
Ölümdür yaşanan tek başına
Aşk iki kişiliktir.
Bir anı bile kalmamıştır
Geceler boyu sevişmelerden;
Binlerce yıl uzaklardadır
Binlerce kez dokunduğun ten;
Yazabileceğin şiirler
Çoktan yazılıp bitmiştir;
Ölümdür yaşanan tek başına,
Aşk iki kişiliktir.
Avutamaz olur artık
Seni bildiğin şarkılar;
Boşanır keder zincirlerinden
Sular tersin tersin akar;
Bir hançer gibi çeksen de sevgini
Onu ancak öldürmeye yarar:
Uçarı kuşu sevdanın
Alıp başını gitmiştir;
Ölümdür yaşanan tek başına,
Aşk iki kişiliktir.
Yitik bir ezgisin sadece,
Tüketilmiş ve düşmüş, gözden.
Düşlerinde bir çocuk hıçkırır
Gece camlara sürtünürken;
Çünkü hiç bir kelebek
Tek başına yaşayamaz sevdasını,
Severken hiçbir böcek
Hiç bir kuş yalnız değildir;
Ölümdür yaşanan tek başına,
Aşk iki kişiliktir.
Ataol BEHRAMOĞLU

 

BENİ BİR YAZA GÖMDÜLERDİ BİR ZAMAN

Beni bir yaza gömdülerdi bir zaman
Her yer olabilecek bir kuytulukta
Bir kadın vardı bir balkonda
Sesinde yaralı bir gül olan

Hayat ve mevsimler aynı şeydi
Uyku kadar derin bir suda boğulurken
İlkbahar kekeleyerek geldi
Kırık çocuk gülüşlerinden

Deniz oracıktaydı ve buğusu
Eriyorken havada sesler
Her şeyin bir büyü oluşturduğu
Gizemli kokular ve gülüşler

Beni bir yaza gömdülerdi bir zaman
Annem olan bir sessizlikte
Belki de onun kalbidir açan
Derin bir gülün içinde

ATAOL BEHRAMOĞLU

 
 
HERŞEY ŞİİRDİR
 
Her şey şiirdir, uğultusu rüzgârın
Bir ırmağa usulcacık yağan kar
Her gece okunan bir dua çocuklukta
Gökyüzünde bölük bölük turnalar
Her şey şiirdir, sevinç ve kader
Dünyada olmak duygusu
Kıyıda, ıssız kayalarda
Kendi başına ışıldayan su
Her şey şiirdir, şimdi, şu anda
Ak kâğıt üstünde dolanan elim
Karşıki avluda salınan söğüt
Yandaki odada uyuyan bebeğim
Her şey şiirdir, çağrısı aşkın
Bahar toprağından yükselen tütsü
Umut ve acı, başlayan ve biten
Yağmurun ve akıp giden hayatın türküsü
Her şey şiirdir ve bir gün belki
İlk aşkım, ilk göz ağrım şiir
Koynunda ona yazdığım mektuplar
Bir yerlerden çıkıp gelecekti
r.
 
Ataol Behramoğlu
 
 
 
 
 
ÜVERCİNKA
 
Böylece bir kere daha boynunlayız sayılı yerlerinden
En uzun boynun bu senin dayanmaya ya da umudu kesmemeye
Laleli’den dünyaya doğru giden bir tramvaydayız
Birden nasıl oluyor sen yüreğimi elliyorsun
Ama nasıl oluyor sen yüreğimi eller ellemez
Sevişmek bir kere daha yürürlüğe giriyor
Bütün kara parçalarında
               Afrika dâhil
Aydınca düşünmeyi iyi biliyorsun eksik olma
Yatakta yatmayı bildiğin kadar
Sayın Tanrıya kalırsa seninle yatmak günah, daha neler
Boşunaymış gibi bunca uzaması saçlarının
Ben böyle canlı saç görmedim ömrümde
Her telinin içinde bir kalp çarpıyor
Bütün kara parçaları için
               Afrika dâhil
Senin bir havan var beni asıl saran o
Onunla daha bir değere biniyor soluk almak
Sabahları acıktığı için haklı
Gününü kazanıp kurtardı diye güzel
Birçok çiçek adları gibi güzel
En tanınmış kırmızılarla açan
Bütün kara parçalarında
               Afrika dâhil
Birlikte mısralar düşünüyoruz ama iyi ama kötü
Boynun diyorum boynunu benim kadar kimse
Değerlendiremez
Bir mısra daha söylesek sanki her şey düzelecek
İki adım daha atmıyoruz bizi tutuyorlar
Böylece bizi bir kere daha tutup kurşuna diziyorlar
Zaten bizi her gün sabahtan akşama kadar kurşuna diziyorlar
Bütün kara parçalarında
               Afrika dâhil
Burada senin cesaretinden laf açmanın tam da sırası
Kalabalık caddelerde hürlüğün şarkısına katılırken ki
Padişah gibi cesaretti o, alımlı değme kadında yok
Aklıma kadeh tutuşların geliyor
Çiçek pasajında akşamüstleri
Asıl yoksulluk ondan sonra başlıyor
Bütün kara parçalarında
               Afrika hariç değil
 
 
 
 
 
 
 
CEMAL SÜREYA (1956) 
 
 
 
 
SAN
 
Kırmızı bir kuştur soluğum
Kumral göklerinde saçlarının
Seni kucağıma alıyorum
Tarifsiz uzuyor bacakların
 
Kırmızı bir at oluyor soluğum
Yüzümün yanmasından anlıyorum
Yoksuluz gecelerimiz çok kısa
Dörtnala sevişmek lazım
 
CEMAL SÜREYA (1957)
 
 
 
GÜL
 
Gülün tam ortasında ağlıyorum
Her akşam sokak ortasında öldükçe
Önümü arkamı bilmiyorum
Azaldığını duyup duyup karanlıkta
Beni ayakta tutan gözlerinin
 
Ellerini alıyorum sabaha kadar seviyorum
Ellerin beyaz tekrar beyaz tekrar beyaz
Ellerinin bu kadar beyaz olmasından korkuyorum
İstasyonda tren oluyor biraz
Ben bazen istasyonu bulamayan bir adamım
 
Gülü alıyorum yüzüme sürüyorum
Her nasılsa sokağa düşmüş
Kolumu kanadımı kırıyorum
Bir kan oluyor bir kıyamet bir çalgı
Ve zurnanın ucunda yepyeni bir çingene
 
CEMAL SÜREYA (1954)
 
 
 
AŞK
 
Şimdi sen kalkıp gidiyorsun. Git.
Gözlerin durur mu onlar da gidiyorlar. Gitsinler.
Oysa ben senin gözlerinsiz edemem bilirsin.
Oysa Allah bilir bugün iyi uyanmıştık.
Sevgiyeydi ilk açılışı gözlerimizin sırf onaydı.
Bir kuş konmuş parmaklarıma uzun uzun ötmüştü
Bir sevişmek gelmiş bir daha gitmemişti
Yoktu dünlerde evvelsi günlerdeki yoksulluğumuz
Sanki hiç olmamıştı
 
Oysa kalbim şuracıkta çarpıyordu
Şurada senin gözlerindeki bakımsız mavi, güzel laflı
          İstanbullar
Şurada da etin çoğalıyordu dokundukça lafların, dünyaların
Öyle düzeltici öyle yerine getiriciydi sevmek
Ki Karaköy Köprüsüne yağmur yağarken
Bıraksalar gökyüzü kendini ikiye bölecekti
Çünkü iki kişiydik
 
Oysa bir bardak su yetiyordu saçlarını ıslatmaya
Bir dilim ekmeğin bir iki zeytinin başınaydı doymamız
Seni bir kere öpsem ikinin hatırı kalıyordu
İki kere öpeyim desem üçün boynu bükük
Yüzünün bitip vücudunun başladığı yerde
Memelerin vardı memelerin kahramandı sonra
Sonrası iyilik güzellik.
 
CEMAL SÜREYA (1954)
 
 
KANTO
 
Ben nerde bir çift göz gördümse
Tuttum onu güzelce sana tamamladım
Sen binlerce yaşayasın diye yaptım bunu
Bir bunun için yaptım
                                    ---Garson bira getir
                                        Garsonun adı Barba
Ben nereye gittimse bütün zulümlerdi
Bütün açlıklardı, kavgalardı gördüğüm
Kötülüklerin büsbütün egemen olduğu
Namussuz bir çağ bu biliyorsun
                                    ---Garson rakı getir
                                        Garsonun adı Hakkı
Sen belki de bir resimsin ne haber
Kırmızı bir Beykoz’un yanında duruyorsun
Yapan bir de ağaç yapmış yanına
Dallarına konsun diye kelimelerin
                                    ---Garson şarap getir
                                        Garsonun hali harap
 
CEMAL SÜREYA
 
 
 
FOTOĞRAF
 
Durakta üç kişi
Adam, kadın ve çocuk
 
Adamın elleri ceplerinde
Kadın çocuğun elini tutmuş
 
Adam hüzünlü
Hüzünlü şarkılar gibi hüzünlü
 
Kadın güzel
Güzel anılar gibi güzel
 
Çocuk
Güzel anılar gibi hüzünlü
Hüzünlü şarkılar gibi güzel
 
CEMAL SÜREYA
 
 
 
SENİ SEYREDERDİM
 
Saçların uçuşurdu rüzgârdan.
Yanından seni seyrederdim.
Güneş yakardı, deniz yakardı..
Sen konuşurdun, dinlerdim.
 
Gülerdin..
Susardın, düşünürdün.
Benimle el-ele yürürdün..
Yol biterdi.
 
Görmezdim seni..
Zaman yıl yıl geçerdi.
Uzaktan, çok uzaklardan
Seni seyrederdim.
 
ÖZDEMİR ASAF
 
 
KONAK
 
Sen gelirken ağlamıştın,
Orası için.
Bil, gidersen de ağlayacaksın,
Burası için..
 
ÖZDEMİR ASAF
 
 
 
BEN DEĞİLDİM
 
Bir akşam-üstü pencerenden bakıyordun
Ağır ağır, yollara inen karanlığa.
Bana benzeyen biri geçti evinin önünden.
Kalbin başladı hızlı hızlı çarpmaya..
O geçen ben değildim.
 
Bir gece yatağında uyuyordun..
Uyanıverdin birden, sessiz dünyaya.
Bir rüyanın parçasıydı gözlerini açan,
Ve karanlıklar içindeydi odan…
Seni gören ben değildim.
 
Ben çok uzaktaydım o zaman,
Gözlerin kavuştu ağlamaya, sebepsiz ağlamaya.
Artık beni düşünmeye başladığından
Bıraktın kendini aşk içinde yaşamaya...
Bunu bilen ben değildim.
 
Bir kitap okuyordun, dalgın..
İçinde insanlar seviyor, ya da ölüyorlardı.
Genç bir adamı öldürdüler romanda.
Korktun, bütün yininle ağlamaya başladın...
O ölen ben değildim.
 
ÖZDEMİR ASAF
 
 
 
ROMAN OKUDUM SENİ DÜŞÜNDÜM
Bende tarçın sende ıhlamur kokusu
Yürürüz başkentin sokaklarında
 
Bir nehir şu tutuk konuşan cumartesi
Üstünde iki yonga: Çarşamba, bir de Cuma
 
Ayrılık lafları etme sevgilim
Önümüz Temmuz önümüz Ağustos nasıl olsa
 
Kol kola yürüyoruz tek tük öpüşüyoruz
Sonra ayrılıyoruz korkuyoruz da
 
Kimi zaman neden kalabalığın içinde duruyoruz da
Kimi zaman bir köşe arıyoruz en sapa
 
İşimiz mi yok, şu Akay’a sapalım istersen
İstersen garson girelim ilkyazın gazinosuna
 
Börekçi diye bağır istersen şurda
Kısmet çıkar –sanırım- Emek’te oturan kıza
 
Abiler! Abiler! Diye bir şey satayım ben
Mendilim kalmamış kâğıt peçete yok mu çantanda?
 
Üç peseta gibi bir paraya dondurma yemiştim
Madrid’de yemiştim ve çatılardan kanguru akıyordu
Londra’da
 
Seversin mi beni, doğru söyle ama? –Sigara?
Ne eflatun etin var, yanarca mı yanarca
 
İnan Selimiye’nin minareleri gibisin
Her seferinde başka yoldan çıkılır nirvanaya.
CEMAL SÜREYYA / 12 Mayıs 1973
 
 
 
CAĞALOĞLU YOKUŞU
Dün gece yokuşu çıkıyordum,
Günlerden yetmiş sekizdi..
Yaymacı
Eski kitaplarını bekliyordu
Kaldırımda
Eskiden olduğu gibi,
Alsınlar okusunlar diye
Başkaları da.
 
Bazı yerler değişmiş,
Bazı yerler eskiden olduğu gibi
Hiç değişmemiş..
İnenlerle çıkanlar;
Yaşlısı genci
Basımevi, kitabevi..
Gelenlerle, kalanlar..
Aynı umular, aynı bekleyiş..
Adlarda, yapılarda okunuyor
Olmuşlarla, olanlar..
Yalnız bir şey değişmemiş;,
İniş-çıkış, geliş-gidiş.
 
Bu yalnız benim için değil..
Nasılsa benden önce;
Yüz, seksen, elli..
Benden sonra da olacak
Besbelli.
 
Benim de demek istediğim:
Dün gene yokuşu çıkıyordum
Günlerden yetmiş sekizdi..
Onu-buna kimilerini sordum,
Çok azı bildi.
 
İşte geçerken dün o yokuştan,
Günlerden yetmiş sekizdi..
Saat yetmiş sekizdi..
Otuz sekiz saat önce oradan
Şarkılarıyla, şiirleriyle
Bir sarışın geçmişti..
 
Onu soruyordu şimdi
Bir sakallıdan..
 
Ne bilsindi.
ÖZDEMİR ASAF
 
 
 
 
 
KALA
Savaş onu okulun kapısında yakaladı,
Bir adım kala insanları görmeye.
Elinden kalemini aldılar,
İttiler ölmeye, öldürmeye.
 
Tam düşünürken vurdular.
 
ÖZDEMİR ASAF
 
 
 
 
 
 
 
EMPERYAL OTELİ
 
Ben hiç böylesini görmemiştim
Vurdun kanıma girdin itirazım var
Sımsıcak bir merhaba diyecektim
Başımı usulca dizine koyacaktım
Dört gün dört gece susacaktım
Yağmur sönecekti yanacaktı
Sameland seferden dönecekti
Duvardaki saat duracaktı
Kalbim kendiliğinden duracaktı
Ben hiç böylesini görmemiştim
Vurdun… Kanıma girdin… İtirazım var
 
Emperyal Oteli’nde bu sonbahar
Bu camların nokta nokta hüznü
Bu bizim berhava olmuşluğumuz
Bir nokta bir hat kalmışlığımız
Bu rezil bu Çarşamba günü
İntihar etmiş bu kötümser yapraklar
Öksürüklü aksırıklı bu takvim
Ben hiç böylesini görmemiştim
Vurdun… Kanıma girdin… İtirazım var
 
Sesleri liman sislerinde boğulur
Gemiler yorgun ve uykuludur
Sabahtır saat beş buçuktur
Sen kollarımın arasındasın
Onlar gibi değilsin sen başkasın
Bu senin gözlerin gibisi yoktur
Adamın rüyasına rüyasına sokulur
Aklının içinde siyah bir vapur
Kıvranır insaf nedir bilmez
 
Otelin penceresinde duracaktın
Şehri karanlıkta görecektin
Karanlıkta yağmuru görecektin
Saçların ıslanacak ıslanacaktı
Kış geceleri gibi uzun uzun
Tek damla gözyaşı dökmeksizin
Maria Dolores ağlayacaktı
İstanbul’u yağmur tutacaktı
Bütün bir gün iş arayacaktım
Sana bir türkü getirecektim
Kulaklarımız çınlayacaktı
 
Emperyal Oteli’nin resmini çektim
Akşam saçaklarından damlıyordu
Kapısında durmanı söylemiştim
Yüzün zambaklara benziyordu
Cumhuriyet bahçesi’nde insanlar geziyordu
Tepebaşı’ndaki küçük Yahudiler
Asmalı mescit’teki Rum kemancı
Böyle rüzgârsız kalmışlığımız
Bu bizim çektiğimiz sancı
El ele tutuşmuş geziyordu
Gazeteler cinayeti yazıyordu
 
Haliç’e bir avuç kan dökülmüştü
Emperyal Oteli’nde üç gece kaldık
Fazlasına paramız yetmiyordu
Gözlerin gözlerimden gitmiyordu
Dördüncü gece sokakta kaldık
Karanlık bir türlü bitmiyordu
Sirkeci Garı’nda sabahladık
Bilen bilmeyen bizi ayıpladı
Hâlbuki kimlere kimlere başvurmadık
Hiçbiri yüzümüze bakmıyordu
Hiç kimse elimizden tutmuyordu
Ben hiç böylesini görmemiştim
Vurdun… Kanıma girdin… Kabulümsün
 
ATTİLA İLHAN / SİSLER BULVARI
 
  
 
 
 
 
 
 
  
 
 
 
 
 
MAVİ GÖZLÜ DEV, MİNNACIK KADIN VE HANIMELLERİ
 
O mavi gözlü bir devdi.
Minnacık bir kadın sevdi.
Kadının hayali minnacık bir evdi,
                       Bahçesinde ebruliii
                                  Hanımeli
                                                 Açan bir ev.
 
Bir dev gibi seviyordu dev.
Ve elleri öyle büyük işler için
                            Hazırlanmıştı ki devin,
Yapamazdı yapısını,
                           Çalamazdı kapısını
Bahçesinde ebruliiii
                      Hanımeli
                                     Açan evin.
 
O mavi gözlü bir devdi.
Minnacık bir kadın sevdi.
Mini minnacıktı kadın
Rahata açıktı kadın
            Yoruldu devin büyük yolunda.
Ve elveda! Deyip mavi gözlü deve,
Girdi zengin bir cücenin kolunda
            Bahçesinde ebruliiii
                       Hanımeli
                                      Açan eve.
 
Şimdi anlıyor ki mavi gözlü dev,
Dev gibi sevgilere mezar bile olamaz
Bahçesinde ebruliiiii
                            Hanımeli
                                            Açan ev…    
NAZIM HİKMET
 
 
 
İSTANBULU DİNLİYORUM
 
İstanbul´u dinliyorum, gözlerim kapalı
Önce hafiften bir rüzgâr esiyor;
Yavaş yavaş sallanıyor
Yapraklar ağaçlarda;
Uzaklarda, çok uzaklarda,
Sucuların hiç durmayan çıngırakları
İstanbul´u dinliyorum, gözlerim kapalı.
İstanbul´u dinliyorum, gözlerim kapalı;
Kuşlar geçiyor, derken;
Yükseklerden, sürü sürü, çığlık çığlık.
Ağlar çekiliyor dalyanlarda;
Bir kadının suya değiyor ayakları;
İstanbul´u dinliyorum, gözlerim kapalı.
İstanbul´u dinliyorum, gözlerim kapalı;
Serin serin Kapalıçarşı
Cıvıl cıvıl Mahmutpaşa
Güvercin dolu avlular
Çekiç sesleri geliyor doklardan
Güzelim bahar rüzgârında ter kokuları;
İstanbul´u dinliyorum, gözlerim kapalı.
İstanbul´u dinliyorum, gözlerim kapalı;
Başımda eski âlemlerin sarhoşluğu
Loş kayıkhaneleriyle bir yalı;
Dinmiş lodosların uğultusu içinde
İstanbul´u dinliyorum, gözlerim kapalı.
İstanbul´u dinliyorum, gözlerim kapalı;
Bir yosma geçiyor kaldırımdan;
Küfürler, şarkılar, türküler, laf atmalar.
Bir şey düşüyor elinden yere;
Bir gül olmalı;
İstanbul´u dinliyorum, gözlerim kapalı.
İstanbul´u dinliyorum, gözlerim kapalı;
Bir kuş çırpınıyor eteklerinde;
Alnın sıcak mı, değil mi, biliyorum;
Dudakların ıslak mı, değil mi, biliyorum;
Beyaz bir ay doğuyor fıstıkların arkasından
Kalbinin vuruşundan anlıyorum;
İstanbul´u dinliyorum.
                               ORHAN VELİ KANIK
    
 
   HOŞÇA KAL
Siyah beyaz tuşlarında piyanomun
Seni çalıyorum şimdi
Çaldıkça çoğalıyorsun odada
Sen arttıkça ben kayboluyorum
 
Seni doğuruyorum geceye
Adını koyuyorum aya bakarak
Her şey sen oluyor her yer sen
Ben ölüyorum
 
Sesini duyuyorum rüyalarımda
Gözlerimi kamaştırıyor ışığın
Rüzgâr sen gibi dokunuyor bana
Ben doğuyorum
 
Duymak istediklerimi söylemiyorsun hiç
Dokunmuyorsun bana
Sen gibi bir şimşek çakıyor
Tam kalbime düşüyor yıldırımı
Ben gidiyorum
ÖZDEMİR ASAF
 
   
 
 
BEN SANA MECBURUM
 
Ben sana mecburum bilemezsin
Adını mıh gibi aklımda tutuyorum
Büyüdükçe büyüyor gözlerin
Ben sana mecburum bilemezsin
İçimi seninle ısıtıyorum
Ağaçlar sonbahara hazırlanıyor
Bu şehir o eski İstanbul mudur?
Karanlıkta bulutlar parçalanıyor
Sokak lambaları birden yanıyor
Kaldırımlarda yağmur kokusu
Ben sana mecburum sen yoksun
Sevmek kimi zaman rezilce korkudur
İnsan bir akşamüstü ansızın yorulur
Tutsak ustura ağzında yaşamaktan
Kimi zaman ellerini kırar tutkusu
Birkaç hayat çıkarır yaşamasından
Hangi kapıyı çalsa kimi zaman
Arkasında yalnızlığın hınzır uğultusu
Fatihte yoksul bir gramofon çalıyor
Eski zamanlardan bir Cuma çalıyor
Durup köşe başında deliksiz dinlesem
Sana kullanılmamış bir gök getirsem
Haftalar ellerimde ufalanıyor
Ne yapsam ne tutsam nereye gitsem
Ben sana mecburum sen yoksun
Belki Haziranda mavi benekli çocuksun
Ah seni bilmiyor kimseler bilmiyor
Bir şilep sızıyor ıssız gözlerinden
Belki Yeşilköy´de uçağa biniyorsun
Bütün ıslanmışsın tüylerin ürperiyor
Belki körsün kırılmışsın telâş içindesin
Kötü rüzgâr saçlarını götürüyor
Ne vakit bir yaşamak düşünsem
Bu kurtlar sofrasında belki zor
Ayıpsız fakat ellerimizi kirletmeden
Ne vakit bir yaşamak düşünsem
Sus deyip adınla başlıyorum
İçim sıra kımıldıyor gizli denizlerin
Hayır başka türlü olmayacak
Ben sana mecburum bilemezsin
                             ATTİLA İLHAN 
 
 
ANLAR
 
Eğer yeniden hayata başlayabilseydim,
İkincisinde, daha çok hata yapardım.
Kusursuz olmaya çalışmaz, sırtüstü yatardım.
İlkinde olmadığım kadar neşeli olurdum,
Çok az şeyi
Ciddiyetle yapardım.
Temizlik asla sorun bile olmazdı.
Daha fazla risk alırdım hayatta.
Daha fazla Seyahat ederdim,.
Daha çok güneş doğuşunu izler,
Daha çok dağa tırmanır,
Daha çok nehirde yüzerdim.
Daha çok görmediğim yere giderdim.
Daha az bezelye ve doyasıya dondurma yerdim,
Gerçek sorunlarım olurdu hayali olanların yerine.
Yaşamın her anını gerçek ve verimli kılan insanlardandım ben.
Elbette mutlu anlarım oldu ama
Yeniden başlayabilseydim eğer, yalnız mutlu anlarım olurdu.
Farkında mısınız bilmem.
Hayat budur zaten:
Anlar, sadece anlar.
Siz de anı yaşayın.
Her yere yanında termometre, su, şemsiye ve paraşüt almadan
Gitmeyen insanlardandım ben.
Eğer hayata yeniden başlayabilseydim,
Yanımda hiç bir şey taşımazdım.
Eğer yeniden başlayabilseydim,
İlkbaharda pabuçlarımı fırlatır atar.
Ve sonbahar bitene kadar çıplak ayaklarla yürürdüm.
Bilinmeyen yollar keşfeder, güneşin tadına varır,
Çocuklarla oynardım, bir şansım daha olsaydı, eğer.
Ama işte 85'indeyim ve biliyorum...
Ölüyorum…
                                                                 JORGE LUIS BORGES
              ÇEVİRİ: CAN AKIN
 
 
BEN Mİ? EVET...

Ben mi? evet...
Bir gün çıkıp gideceğim kapıları, evleri, dergileri, hüzünleri bırakarak...
Bir çiçek merhaba diyecek...
Hoş geldin diyecek dağ...
Orman gülümseyecek...
Anımsayışların, bekleyişlerin, ümitlerin ya da ümitsizliklerin
Hırsların, yarışların, tasaların kalktığı yerde

Tam anlatanın kaldığı yerde başlayacak şiir...
Hiç kimseye seslenmeyen, kendi kendine yeten sadece...
Kendi mantığı; kendi güzelliği içinde tutarlı...
Ama halkın yaşantısı girecektir oraya, çünkü yaşayan büyük
bir şeydir halk...

Deniz ve ufuk girecek, karınca yuvaları, gökyüzü, kozalaklar
Ve kopuk ve artık hasetsiz bir aşk...
Yani sevişmek denizle, koşulsuz, önyargısız, hesapsız...
Yani uzanmak ve düşünmek binlerce yıl..
Doğan, ölen ve yaşayan şeyleri...
Doğumu, ölümü ve yaşamayı
Yani dingin ve büyük olan her şeyi anlatmak...

Ben mi? Evet. Çıkıp gideceğim bir gün...
Tasasız, gözyaşsız, geride bir şey bırakmadan ve bir şey beklemeden ilerde...
Sadece yağmur sularından pırıl pırıl bir yürek
Artık kendi kendinin anlamı ve nedeni olan bir yürekle... 
                                                 ATAOL BEHRAMOĞLU
 
 
 
 
ÇOK SEVDİM BİR ZAMANLAR, SEVİYORUM YİNE DE

Çok sevdim bir zamanlar, seviyorum yine de
Alıp başımı gitmeyi yollar boyunca
Seyretmek bir bozkır akşamını camından bir otobüsün
Masal şehirlerini geçerken hızla

Çok sevdim bir zamanlar, seviyorum yine de
Ürpertili, sımsıcak tenini kadınların
Salmak serin sulara gövdemi
Düşüp gitmek ardına şiirin ve aşkın

Çok sevdim bir zamanlar, seviyorum yine de
Var olduğumu düşünmeyi, ürpererek…
Karanlık bir odada küçük bir çocuk gibi
Yağmurdan ve yalnızlıktan ürpererek

Çok sevdim bir zamanlar, seviyorum yine de
Düşüncemi geniş ve sonsuz olanla birleştirmeyi
Hırçın ve ele geçmezce atılgan
Uysal ve usulcacık benim olan şeyi...

Çok sevdim bir zamanlar, seviyorum yine de
Ve hep seveceğim beynim ve tenim var oldukça bu dünyada
Pırıl pırıl olanı, her zaman bir güz diriliğinde
Değişmez ve değişken olanı sonsuzca...
                                                       ATAOL BEHRAMOĞLU
 
 
 
 
 
YAŞADIKLARIMDAN ÖĞRENDİĞİM BİR ŞEY VAR
 
Yaşadıklarımdan öğrendiğim bir şey var:
Yaşadın mı, yoğunluğuna yaşayacaksın bir şeyi
Sevgilin bitkin kalmalı öpülmekten
Sen bitkin düşmelisin koklamakan bir çiçeği

İnsan saatlerce bakabilir gökyüzüne
Denize saatlerce bakabilir, bir kuşa, bir çocuğa
Yaşamak yeryüzünde, onunla karışmaktır
Kopmaz kökler salmaktır oraya
Kucakladın mı sımsıkı kucaklayacaksın arkadaşını
Kavgaya tüm kaslarınla, gövdenle, tutkunla gireceksin
Ve uzandın mı bir kez sımsıcak kumlara
Bir kum tanesi gibi, bir yaprak gibi, bir taş gibi dinleneceksin
İnsan bütün güzel müzikleri dinlemeli alabildiğine
Hem de tüm benliği seslerle, ezgilerle dolarcasına
İnsan balıklama dalmalı içine hayatın
Bir kayadan zümrüt bir denize dalarcasına
Uzak ülkeler çekmeli seni, tanımadığın insanlar
Bütün kitapları okumak, bütün hayatları tanımak arzusuyla yanmalısın
Değişmemelisin hiç bir şeyle bir bardak su içmenin mutluluğunu
Fakat ne kadar sevinç varsa yaşamak özlemiyle dolmalısın
Ve kederi de yaşamalısın, namusluca, bütün benliğinle
Çünkü acılar da, sevinçler gibi olgunlaştırır insanı
Kanın karışmalı hayatın büyük dolaşımına
Dolaşmalı damarlarında hayatın sonsuz taze kanı
 
 
Yaşadıklarımdan öğrendiğim bir şey var:
Yaşadın mı büyük yaşayacaksın, ırmaklara, göğe, bütün evrene karışırcasına
Çünkü ömür dediğimiz şey, hayata sunulmuş bir armağandır
Ve hayat, sunulmuş bir armağandır insana
 
 
ATAOL BEHRAMOĞLU                                  
 
 
SEN ÇOCUKLARININ GELECEĞİNİN YAZARISIN
Üzerinde minik gözler var
Ve gece gündüz izliyorlar.
Minik minik kulaklar var,
Her kelimeni hızla kapıyorlar.
Minik eller var,
Her yaptığını yapmaya hevesli;
Ve minik bir çocuk var
Senin gibi olacağı günü hayal eden.
Minik adamın ilahı sensin;
Sen bilgelerin bilgesisin.
Onun minik zihninde seninle ilgili şüphe yoktur.
Sana içten inanır,
Söylediklerine tutunur ve yapar;
O da söyleyecek ve yapacak
Büyüyüp de senin gibi olunca.
 
Gözlerini kocaman açmış minik bir çocuk var
Senin hep doğru olduğuna inanan;
Ve gözleri hep açıktır,
Ve gece gündüz izler.
Sen ona örnek olursun
Her gün her yaptığınla,
Çünkü o minik çocuk büyüyüp
Senin gibi olmayı bekler.
ANONİM   
 
  
 
 
 BEBEKLERİN ULUSU YOK

İlk kez yurdumdan uzakta yaşadım bu duyguyu,
Bebeklerin ulusu yok.
Başlarını tutuşları aynı.
Bakarken gözlerinde aynı merak,
Ağlarken ayni seslerinin tonu

Bebekler, çiçeği insanlığımızın
Güllerin en hası, en goncası
Sarışın bir ışık parçası kimi
Kimi kapkara bir üzüm tanesi

Babalar, çıkarmayın onları akıldan
Analar, koruyun bebeklerinizi
Susturun susturun söyletmeyin
Savaştan, yıkımdan söz ederse biri

Bırakalım sevdayla büyüsünler
Serpilip gelişsinler bir fidan gibi
Senin benim hiç kimsenin değil
Bütün bir yeryüzünündür onlar
Bütün insanlığın gözbebeği

İlk kez yurdumdan uzakta yaşadım bu duyguyu
Bebeklerin ulusu yok,
Bebekler, çiçeği insanlığımızın
Ve geleceğimizin biricik umudu.
ATAOL BEHRAMOĞLU
 
 
 
OTUZ BEŞ YAŞ
 
Yaş otuz beş yaş! Yolun yarısı eder.
Dante gibi ortasındayız ömrün.
Delikanlı çağımızdaki cevher,
Yalvarmak yakarmak nafile bugün,
Gözünün yaşına bakmadan gider.
 
Şakaklarıma kar mı yağdı ne var?
Benim mi Allahım bu çizgili yüz?
Ya gözler altındaki mor halkalar?
Neden böyle düşman görünürsünüz,
Yıllar yılı dost bildiğim aynalar?
 
Zamanla nasıl değişiyor insan!
Hangi resmime baksam ben değilim.
Nerde o günler, o şevk, o heyecan?
Bu güler yüzlü adam ben değilim;
Yalandır kaygısız olduğum yalan.
 
Hayal meyal şeylerden ilk aşkımız;
Hatırası bile yabancı gelir.
Hayata beraber başladığımız
Dostlarla da yollar ayrıldı bir bir;
Gittikçe artıyor yalnızlığımız. 
 
Gökyüzünün başka rengi de varmış!
Geç fark ettim taşın sert olduğunu.
Su insanı boğar, ateş yakarmış!
Her doğan günün bir dert olduğunu,
İnsan bu yaşa gelince anlarmış.
 
Ayva sarı nar kırmızı sonbahar!
Her yıl biraz daha benimsediğim.
Ne dönüp duruyor havada kuşlar?
Nerden çıktı bu cenaze? Ölen kim?
Bu kaçıncı bahçe gördüm tarumar?
 
Neylersin ölüm herkesin başında.
Uyudun uyanamadın olacak.
Kim bilir nerde, nasıl, kaç yaşında?
Bir namazlık saltanatın olacak.
Taht misali o musalla taşında.
CAHİT SITKI TARANCI
 
 
 
DOST MUSUN?
 
Öyleyse canın canımdır…
Aynan olmalıyım…
Yüzüne söyleyebilmeliyim her şeyi…
Hem sakınmadan, mertçe…
Hani bilirsin, esirgemem lâfımı,
Ne şekil gelirse, öylece…
Hazırım tüm içtenliğimle konuşmaya, ama
Seni de dupduru isterim karşımda…
Dostsan,
Gözlerimin içine baka baka yaka silk benden!
Arkamdan şikayetlenme!
Yiğit ol! Gerekirse yiğitçe azarla, çekinme!
Lâf değil, icraat beklerim senden!
Öyle bak ki, hislerini görebileyim…
Öyle hisset ki, güvenle bakabileyim…
Sevmem, ölenin ardından ağıt yakmayı!
Dil dönerken söylenmeli her şey…
Kulak duyarken anlatılmalı…
Göz bakarken bakmalıyım sana…
Can sağ iken sarılmalı…
Keşkelere meydan vermemeli hayatım,
Pişmanlıklarla yoğrulmamalı…
Hayır!
Dirime selâm vermeyen,
Ölüme de fazla yaklaşmasın!
Dostsan, ölmemi bekleme!
Haklıysam, yaşarken savun beni!
Yaşarken yanımda ol!
İnanmışsan bana, kimse çevirmesin seni yolundan!
Ve inanmamışsan, sakın rol yapma!
Her söylediğimi onaylaman şart değil…
Her yaptığımı beğenmen de gerekmez…
Dostsan, rahatça eleştir, fikrini rahatça söyle, sıkılma!
Yadırgayabilirsin beni
Ve ben de seni tuhaf bulursam şaşırma…
Kandırmanı asla kabul edemem!
Her dediğini, her yaptığını hoş görürüm, ama
Beni, bana sormadan yargılama!
Her yediğimiz aynı olmaz belki,
Her dakikamız birlikte geçmez…
Her güldüğünde gülmeyi garanti edemesem de,
Ağladığında seninle birlikte oturup ağlarım…
Belki her çağırdığında gelemem fakat
Derdine ortak ararsan, koşarım…
Ben de herkes gibi insanım elbet,
Ne göklere çıkar beni, ne de yerin dibine sok!
Senin işin bu değil!
Benim zaten bir yerim var herkes gibi yer ile gök arasında…
Dostsan,
Küçümsemeden, küfretmeden,
Sevgiyle, saygıyla ve huzurla gel sokağıma…
Dinlenmek istediğinde, hiç düşünme, sana özel bir limanım,
ama…
Yorulduğum zamanlarda,
Dilediğimce sığınabilmeliyim kollarına…
Seni bir çocuk kadar saf sevebilirim
Ve bir deli kadar art niyetsiz…
Uğruna seve seve hesabı şaşırırım…
Görmezden gelebilirim yanlışlarını…
Başkaları enayilik sayabilir,
Başkaları akılsızlığıma yorabilir,
Bunları dert bile etmem, ama
Sen, aslında aptal olmadığımı,
Her an, tekrar tekrar hatırla!
Ve sakın beni aptal yerine koymaya kalkışma!
Seviyorsan, cimrilik etme, söyle!
Muhabbeti varken, yokmuş gibi yapanla,
Hiç sevmediği halde, yılışıp durana sinir olurum!
Neyse, o olmalı insan…
Kendisi olmaktan korkmamalı!
Kendisi olmaktan kaçmamalı!
Bil ki, sensin diye seni bırakmam, ama
Ben olduğum için bırakırsan beni,
Yas da tutmam arkandan!
Bedel mi?
Ödemeyeceksen çıkma yola!
İçten pazarlık edersen, ancak kendine edersin…
Kendince küser barışır, kendi kendini yersin!
Dostsan, mevsimince yağ…
Kışsan kar ol, güzsen yağmur…
Soğuğuna, sıcağına, esip savurmana itiraz etmem,
Senden, ille de bahar olmanı beklemem, ama
Dayanmalısın en şiddetli fırtınalarıma…
Belki de çok geldi bunca talep…
Bana karşı hiçbir mecburiyetin yok, korkma…
Sana fazla geldiğim ilk anda,
Arkana hiç bakmadan, dönüp gidebilirsin…
Geçip gidebilirsin, borçluluk hissetmeden…
Mutlaka bir açıklama da beklemem senden, ama
Gitmeye davranırsam bir gün,
Sen de karşımda set olma!
Dost musun?
Öyleyse, canın canımdır,
Yoluna baş koymaya hazırım ya,
Başını da yollarımda isterim, unutma!                                                                                                                                                                BEDRİ RAHMİ EYÜPOĞLU
 
 
AĞLADIĞIMI KİMSEYE SÖYLEME ANNE
Ben aslında odama kapanıp sitem duygusuyla bir köşeye sinerken,
Onlar beni hiç bir şeyin sarsacağını akıllarının ucundan bile geçirmiyor...
Ağladığımı kimseye söyleme anne
Onlar beni güçlü biliyor
Onlar beni en zor günümde bile ayakta biliyor
Ben aslında gülerek geçirdiğim her günün akşamı evde ağlarken,
Onlar benim içimin sızladığını, yüreğimin yandığını bilmiyor...

Ağladığımı kimseye söyleme anne
onlar beni kral biliyor
Onlar beni kızdım mı dünyayı yakacak insan biliyor
Ben aslında onun gözlerine bakmaya bile kıyamazken,
Onlar benim bir erkek uğruna üzüleceğimi tahmin bile etmiyor...

Ağladığımı kimseye söyleme anne
Onlar beni ağlamaz biliyor
Onlar beni üzüldüm mü bulunduğum şehri bulutlar kaplar biliyor

Ağladığımı kimseye söyleme anne
Onlar bunu hiç bilmiyor
Onlar için ben en sağlam köprülerden daha sıkı bağlıyımdır hayata...
Ben aslında ölümle yaşam arasındaki ince çizgide bir o yana bir bu yana giderken,
Onlar hala benim için hayatın büyük bir hayal kırıklığı olduğunu bilmiyor...                                                                                                ÜMİT ÇOBAN
 
LAVİNİA
 
Sana gitme demeyeceğim
Üşüyorsun ceketimi al
Günün en güzel saatleri bunlar
Yanımda kal
 
Sana gitme demeyeceğim
Gene de sen bilirsin
Yalanlar istiyorsan yalanlar söyleyeyim
İncinirsin.
 
Sana gitme demeyeceğim
Ama gitme Lavinia
Adını gizleyeceğim
Sen de bilme Lavinia
ÖZDEMİR ASAF
 
 
  
 
ÜÇÜNCÜ ŞAHSIN ŞİİRİ
 
Gözlerin gözlerime değince
Felaketim olurdu, ağlardım
Beni sevmiyordun, bilirdim
Bir sevdiğin vardı, duyardım
Çöp gibi bir oğlan, ipince
Hayırsızın biriydi fikrimce
Ne vakit karşımda görsem
Öldüreceğimden korkardım
Felaketim olurdu, ağlardım
 
Ne vakit Maçka’dan geçsem
Limanda hep gemiler olurdu
Ağaçlar kuş gibi gülerdi
Sessizce bir sigara yakardın
Parmaklarımın ucunu yakardın
Kirpiklerini eğerdin, bakardın
Üşürdüm, içim ürperirdi
Felaketim olurdu, ağlardım
 
Akşamları bir roman gibi biterdi
Jezabel kan içinde yatardı
Limandan bir gemi giderdi
Sen kalkıp ona giderdin
Benzin mum gibi giderdin
Sabaha kadar kalırdın
Hayırsızın biriydi fikrimce
Güldü mü cenazeye benzerdi
Hele seni kollarına aldı mı?
Felaketim olurdu, ağlardım
ATTİLA İLHAN
 
 
 
 


 
 
 
 
 
 
 
zuleyha
 
 
 
1
 

LİNKLER

 
 
       

Tarifi ekleyen : KIRIK ÇATAL

       

Tarifi ekleyen : KIRIK ÇATAL

       

Tarifi ekleyen : KIRIK ÇATAL

 
 
       
       
 
 
       
       
 
 
       
 
 
       
       
 
 
       
       
 
 
       
       
 
 

Copyright © 2011 KIRIK ÇATAL.com Tüm Hakları Saklıdır..