KİTAP KÖŞESİ

31.03.2011

 
KİTAP KÖŞESİ

 
 
 
 
 
 
 
 
ÇİKOLATA KAPLI HÜZÜNLER (Canan Tan)
 
Çikolata Kaplı Hüzünler bir roman değil, kısa kısa öykülerden oluşan hayatın içinden bir öykü kitabı.
Tam on dört kadın!!! Ve onların her biri çikolata tadında olan öyküleri.
 
Lütfiye, Demet, Nurcan, Kevser, Nihan, Zeyno, Rümeysa, Yeter, Sermin ve adı olmayanlar… Her birini çok seveceksiniz.
Canan Tan bazen hayatın acı gerçekleriyle yüzleştiriyor insanı bazen de mutlu ediyor. Kitap o kadar akıcı ki çok kısa sürede bitiyor.
Özellikle öykü okumaktan keyif alanların kitaplığında bulunması gereken bir kitap.
 
İyi okumalar, kitapsız kalmayın…
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
TANRI DAİMA TEBDİL-İ KIYAFET GEZER
 
Laurent Gounelle’nin Işık Ergüden tarafından Fransızcadan çevrilen eseri…
 
Varlığını, doğumundan bile önce başlamış bir yenilgiler dizisi olarak gören romanın kahramanı Alan Greenmoor, annesinin ölümünden sonra Amerika Birleşik Devletleri’ni terk ederek Paris’e gelir.
 
Buraya geliş nedeni; kaderinin oradan geçtiğine dair bir sezgi ya da önsezi’ye sahip olmasıdır. Ve burada çalışmaya başlar. Tesadüfî olarak Audrey’le tanışır. Kısa sürede ona âşık olur. Hayatının odağı haline gelen Audrey kendisini terk ettiğinde yaşamının aniden durduğuna inanıp intihara teşebbüs eder. Eiffel Kulesinden “yaşam uçuşu” diye adlandırılan atlayışı yapmak üzereyken işittiği hafif bir öksürük sesi, Alan’ı bulunduğu durumdan çıkararak intihardan vazgeçirir. Bir adam hayatını kurtarmış ama karşılığında bir tür pazarlığa girmiştir. Bu gizemli adam Alan’ı hayatta tutacak, her şeyiyle ilgilenecek, doğru yola sokacak, yaşamını sürdürebilir, problemlerini çözebilir, mutlu bir insan yapacak. Karşılığında…
 
Karşılığında sorgusuz sualsiz her söylediğini yapmasını ve neticesinde yaşamı üzerine söz vermesini ister… Kaybedecek hiçbir şeyi olmayan Alan, çaresiz bir şekilde istenileni kabul edip, hayatını tıpkı bir kukla gibi adamın ellerine bırakır.
 
Kişisel gelişim kitaplarının bir noktadan sonraki sıkıcılığı; çok keyifli, sürükleyici, bazen de heyecanlı bir romanla bertaraf edilmiş. Zira Paris’te yolculuğa çıkarıyor insanı. Paris’in ana caddelerinde, ara sokaklarında dolaşırken şehrin içinde değil Paris’te olma özel duygusunu hissettiriyor.
Sonuna kadar gizemini koruyan roman, insanı, yazarın hayal gücüne hayran bırakıyor.
 
Kitaptan birkaç alıntı vermek istiyorum sizlere:
 
  • Yaşam bir risktir. Eğer risk almamışsan yaşamadın demektir. Şampanya tadı veren… budur. (Rahibe Emmanuelle)
  • “Kişi özünde kendi değerinden yeterince emin değilse, bazı sapkınların derhal saptadığı bir zayıf nokta gösterir.”
  • “Gelişme istemiyorsak, yavaş yavaş ölmeye başlamışız demektir…”
  • “Sınavla karşılaştığımızda genellikle öfke ya da umutsuzlukla tepki gösteririz; bize haksızlık gibi gelen şeyi haklı olarak reddederiz. Ama öfke sağırlaştırır, umutsuzluk kör eder. Bize sunulan büyüme fırsatını kaçırırız. Bu durumda sert darbeler ve yenilgiler birbirini izler. Üzerimize çullanan şey kader değildir, mesajını yenilemeye çalışan şey hayattır.
  • “Tek gerçek yolculuk, tek gençlik pınarı, yeni manzaralara gitmek değil, başka gözlere sahip olmak, evreni bir başkasının gözünden, başka yüz kişinin gözünden görmek, onların her birinin olduğu, her birinin gördüğü yüz evreni görmektir.”
  • “Dağa tırmanmak isteyen yüksekliğinden etkilenmemelidir.” “Tek sınır bizim kendi koyduklarımızdır.”
  • “Kurallara uyum sağlayan kişi düşünmekten kaçınır. Çerçeve içinde kalarak akıl yürütürsen, herkesin daha önce düşünmüş olduklarından başka çözüm asla bulamazsın. Çerçeve dışına çıkmak gerekir.”
  • “Saygı, saygıyı davet eder. Güven, kime gösterilirse, onu bu güvene layık olmaya davet eder.”
  • “Kâr sağlıklı ve uyumlu bir idarenin doğal meyvesidir.”
  • “İnsanları değiştiremezsin. Onlara ancak bir yol gösterebilir, sonra da bu yola girme arzusu verebilirsin.”
  • “Sarık sarmayla hoca olunmaz, mevkiyle de adam olunmaz; ama bu, başkalarının sizi algılama tarzını acımasızca değiştirir.”
  • “İnsan kendini değiştirerek mutlu olur, çevresini değiştirerek değil.”
  • “Güzel arabalar vasat insanların kıskançlığını, entelektüellerin küçümsemesini ve uyanmış ruhların merhametini çeker.”
  • “En önemli şeyler kimi zaman fark edilmeden geçip gidenlerdir.”                                                                                         
 
İyi okumalar…
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
SERENAD (Zülfü Livaneli)
 
Zülfü Livaneli’nin Doğan Kitaptan yayınlanan kitabı.
 
Kitap, İstanbul Üniversitesi’nde halkla ilişkiler görevlisi, bir çocuk annesi ve eşinden ayrılmış olan Maya Duran’ın ağzından anlatılıyor. Oldukça sıradan bir hayatı olan Maya’nın günleri oğlu, evi ve işi arasında geçiyor.
Her şey 2001 yılının soğuk bir şubat ayında başlar. Maya Duran’a İstanbul Üniversitesi’ne konuk olarak gelen Maximillian Wagner’i karşılama ve ülkesine dönene dek ilgilenme görevi verilir. Bir süre sonra Wagner, Maya’nın hayatının odağı haline gelir ve tüm ilgisi ona kayar.
Maya, Wagner’in hayatını sorgularken dünya tarihine ve kendi ailesine ilişkin birtakım sırları da öğrenir.
 
Bu kitapta birçok kişinin öyküsü anlatılıyor.
Anlatan Maya…
Kırım göçmeni anneannesi Ayşe…
Ermeni babaannesi Mari…
Alman asıllı Amerikalı Wagner ve Yahudi Nadia…
Wagner ve Nadia’nın aşkı öyle bir dille anlatılıyor ki; dil, din, ırk gözetmeden iki insanın birbirine duyduğu sevginin büyüklüğüne tanıklık ediyorsunuz. O yıllarda başlayan İkinci Dünya savaşı, Almanya’daki Nazi- Yahudi olayları, Ermeni sorunu, Mavi Alay, Yahudi Profesörlerin Türkiye’ye gelişleri ve buradaki çalışmaları ile kitabın ana gövdesinde yer alan “Struma Faciası” ile tarihi gerçekleri hatırlıyor ve geçmişin günümüze nasıl etkilediğini anlıyorsunuz.
 
Kitapta İbni Haldun’un “Coğrafya kaderdir” sözü geçiyor.  Mari, Ayşe ve Nadia… İşte bu üç kadının kaderlerinin de doğdukları coğrafyaya ve zamana göre çizildiğini görüyorsunuz.
 
Kitaptan birkaç alıntı vermek istiyorum sizlere:
 
-“Bu dünyada sana kötülük yapmak isteyen insanlar çıkacak karşına, ama unutma ki iyilik yapmak isteyenler de çıkacak. Kimi insanın yüreği karanlık, kimininki aydınlıktır. Geceyle gündüz gibi! Dünyanın kötülerle dolu olduğunu düşünüp küsme, herkesin iyi olduğunu düşünüp hayal kırıklığına uğrama! Kendini koru kızım, insanlara karşı kendini koru!”
 
-Ne çok insan vardı trafikte! Birbirinden kopuk. Diğerlerinin neler yaşadığından habersiz ne çok insan vardı. Çeşitli amaçlar peşinde, çeşitli kaygılarla akıp gidiyordu hayat. Ama kimse kimsenin hikâyesini bilmiyordu…
 
İşte sizin için seçtiğim birkaç alıntı.
Bir solukta elinizden bırakamadan okuyacağınız bir kitap, eğer okumadıysanız mutlaka okumanızı öneririm…
 
İyi okumalar…
         
 
 
 
   
 
DİĞER YARIM ( Kim Edwards)
New York Times çok satanlar listesinde uzun süre bir numarada kalan bu romanda, bir sırrın parçaladığı hayatlar anlatılıyor.
 
Bir kar fırtınasının ortasında doğan ikizlerin hayatı;
Babaları olan ortopedi uzmanı Doktor David Henry’nin verdiği kararla tamamen değişir. David karısı Norah’ın doğum yapmasına yardımcı olur. Doğumda David’e hemşiresi Caroline Gill yardım eder. Ve Paul adında bir erkekle Phoebe adında bir kız çocukları dünyaya gelir. Fakat… Norah’ya, Phoebe’nin down sendromlu olarak doğduğunu söyleyemezler. Yıl 1964’tür ve mongol bebeklerin doğar doğmaz, bakılmaları için özel bir bakım evine gönderilmeleri normaldir. O anda David bir karar verir ve hemşiresi Caroline’den bebeği, onun gibi çocukların bakıldığı bir eve götürmesini ister. Karısına da kızlarının doğumdan hemen sonra öldüğünü söyler. David’in bu kararı Norah’ın, oğulları Paul’un ve bebeği kendi çocuğu olarak büyütmeye karar veren Caroline Gill’in hayatında bir dönüm noktası olur. Çünkü Caroline, bebeği o eve bırakmamış ve ona annelik yapmaya karar vermiştir. David’in yalanı Norah’yla arasında görülmez bir duvar oluşmasına neden olur. Ve çift birbirinden uzaklaşır. Phoebe’nin ölümü bir zamanlar son derece mutlu giden evliliklerine zarar vermiştir. Anne babasının mutsuzluğunun farkında olan ve ikizinin ölümünden etkilenen Paul, başına buyruk ve suça yatkın bir genç haline gelir.
 
Aslında David’in bu kararında çocukluğunda yaşadıklarının etkisi vardır. Çünkü kendi kız kardeşi de down sendromlu olarak doğmuştur. David de bunun, anne ve babasının ilişkisini olumsuz yönde etkileyişini izleyerek büyümüştür. David, mongol doğan kızını vererek, eşini sorunlu bir çocukla uğraşmaktan korumak istemiş fakat çocuğu ölen bir annenin bundan ne kadar etkileneceğini düşünmemiştir. Hayatı parçalan David, zaman içinde fotoğrafçılığa merak sarmaya başlar. Hayattan enstantaneler yakalamak, kendi hayatını da kontrol altına aldığı hissini vermektedir. David fotoğrafla takıntılı şekilde ilgilenmeye başlayınca Norah da evin dışındaki hayatla ilgilenmeye başlar.
 
David’in, kendi ailesinin hayatını mahveden kararı, hayatta tek başına olan ve mutluluğu hiç bulamayacağını düşünen Caroline’e aradığı mutluluğu verir. Phoebe’ye güzel bir hayat vermek için uğraşırken, Caroline kendine güvensiz bir kadından kendine güveni olan güçlü bir kadına dönüşür.
 
Diğer Yarım; okuyucuya, hayatın kontrol edilemez olduğunu gösteriyor. İkizler ve anneleri üzerinden üçlü, sınırsız bir sevgiyi anlatan Edwards, sevginin uğrunda büyük bedeller ödense dahi hep savunulması gerektiğini anlatıyor.
 
Diğer yarım; sevgiyi temel aldığı için, şiirsel bir dile sahip ve ibret verici öyküsüyle sizleri sarıp sarmalayacak bir kitap…  
 
Doğan Kitap
 
 
 
 
 
Uçurtma Avcısı
Uçurtma Avcısı (The Kite Runner) Kabil 1963 doğumlu bir Peştun olan Emir’in ve yakın çevresinin hikayesidir. Hikaye Emir’in ağzından anlatılır. Annesinin doğumunda ölmesi, babasının Emir’e olan tavırlarını hayat boyu mesafeli kılmıştır ve Emir’in babasının dikkatini çekmek amaçlı, aslında iyi niyetle başladığı davranışları pişman olacağı sonuçlara sebep olmuştur. Bunlardan kitapta en çok dikkat çekeni kendi süt kardeşi Hasan’a yaptıkları ve ona yapılmasına göz yumduklarıdır. Hasan, Emir’in süt kardeşi olmakla birlikte babasının en sadık hizmetkarının oğludur ve her ne kadar Emir uzun süre kabul edemese de onun en sadık arkadaşıdır. Hasan, o dönemde hor görülen etnik grup Hazara’lardan olmasına rağmen Emir’e ve babasına hep sadık kalmış, yaşadıklarını samimiyeti ve içtenliğiyle sineye çekmiştir. Emir’in aslında babasının gözüne girebilmek için kullandığı uçurtma avı oyunlarında ona en çok yardım eden ve onun hayallerini, azimlerini paylaşan hep Hasan’dır. Kitabın düğümlendiği nokta, Alman bir anne ve Peştun bir babanın kurduğu nüfuzlu bir ailenin oğlu, mahallenin kabadayısı, kitabın en gaddar karakteri olan Assef’le Hasan arasında geçen olaya Emir’in tanıklık etmesi ve olayı durdurmak için hiç birşey yapmamasıdır. Bu ve sonrasında gelişen olayların Emir üzerindeki tüm etkilerinin kitapta detaylı bir şekilde açıklanması, kitabın psikolojik analiz yönünün büyük bir kısmını oluşturur. Kitabın ilerleyen bölümlerinde Emir’in Amerika’ya gidişi, babasıyla olan ilişkisinin değişimi, evlenişi, aldığı trajik haberler sonucu yurduna geri dönmesi ve şaşırtıcı bir sırrı öğrenmesini izleyen olaylar Emir’in yıllardır çektiği pişmanlık sancısının sonlanışının bir silsilesidir. Kitap, bir baba – oğul arasına sevgi, nefret, hırs ve yalanın nasıl girebildiğini ve hayatlarının bundan ne derece etkilenebileceğini bütün negatif yanlarıyla gözler önüne serer. Acının, gözyaşının, kanın, terk etmenin ve kaybetmenin eksik olmadığı, bir zamanların Afganistan’ının özgün kültürünün yok oluşu ve dönemin katliamlarıyla ilgili bilgilendirici, sürükleyici bir kitap.
Can Yayınları
Yazar Hakkında; Halit Hüseyini (Khaled Hosseini, www.khaledhosseini.com) 1965 Kabil doğumludur. Bir bakan ve bir öğretmenin oğlu olan Hüseyini, 1976’da ailesiyle Paris’e taşındıktan sonra Afganistan – Rusya savaşları yüzünden ülkesine bir daha temelli olarak dönemez ve 1980’de Amerika’ya yerleşir. Biyoloji ve tıp mezunudur. İlk romanı olan Uçurtma Avcısı’nı Mart 2001’de yazmıştır.Bu kitabıyla NY Times En Çok Satanlar listesinde bir numaraya kadar yükselmiştir. İkinci romanı Bin Muhteşem Güneş de Mayıs 2007’de yayınlanmıştır. The Khaled Hosseini Foundation adlı kuruluşu aracılığıyla Afganistan'a yardımlarını sürdüren yazar halen Amerika’da yaşamaktadır.
 
 
 
 
 
 
 
 
Öğretmenim Mori’yle Salı Buluşmaları
 
Sizin hiç, hayatta edindiği tüm kazanımları aktarıp yol gösteren sanki işlenmemiş bir cevhermişsiniz gibi kabul edip işlemeye çalışan bir öğretmeniniz oldu mu?
Mitch Albom’un yazmış olduğu bu kitap, üniversitedeki öğretmeni Mori’yle her salı kahvaltıdan sonra hayatın anlamı üzerine kişisel deneyimlerine dayanan derslerini anlatıyor.
Burada Mori, tedavisi mümkün olmayan bir hastalığa yakalanmıştır. Buluşmalar sürekli olarak ses alma cihazına kaydedilir ve bir süre sonra bu buluşmalar karşımıza kitap olarak çıkar.
Mori ve öğrencisi yaşam, aile, toplum, merhamet, ölüm, korku, açgözlülük, yaşlanma, evlilik ve anlamlı bir yaşam felsefesi üzerinde konuşurlar. Mori, bu kitapta herkese ders verir. Ne olursa olsun yaşamdan zevk almanın dersi.
Bu kitap, kesinlikle herkesin okuması gereken düşündürücü bir kitap…
Kitaptan bir paragraf;
-“Yine de sevgi ve evlilikle ilgili doğru olduğunu bildiğim birkaç şey var. Eşine saygı duymuyorsan çok sorun çıkacaktır. Uzlaşmayı bilmiyorsan, çok sorun yaşarsın. Aranızda olup biteni konuşamazsanız çok sorununuz olacaktır ve eğer hayatta ortak bir değerler kümeniz yoksa gene birçok sorun yaşanacaktır. Değerleriniz benzer olmalı. Ve önemli bir değerde Mitch….”
-Evet
-“Evliliğin önemine inanmaktır.”
-“Birbirimizi sevdikçe ve sevgimizi sürekli hatırladıkça hiç yok olmadan ölebiliriz. Yaratılan tüm sevgi orada kalır. Tüm anılar. Varlığına özen gösterdiğin ve sevdiğin herkesin yüreğinde yaşamaya devam edersin.”
 
Sesi çatlak çıkmaya başladı. Bu biraz dinlenmesi anlamına geliyordu. Cihazı kaybetmeye gittim en son şu tümce kaydedilmişti.
-“Ölüm, bir yaşamı sona erdirir, bir ilişkiyi değil.”
 
Boyner Yayınları / 2007
 
 
 
 
 
 
 
DENİZİN ALTINDAKİ ADA
 
Isabel Allende
Can Yayınları              
* Denizin Altındaki Ada, ünlü Şilili yazar Isabel Allende’nin ustalıkla kaleme aldığı ve gerçek olayların üstüne kurguladığı bir roman. 18. yüzyılın sonunda Saint-Domingue’de köle bir kadın olarak Zarité kendini şanslı sayabilirdi: Dokuz yaşındayken zengin bir toprak ağasına satılmıştı, ama hep evde çalışan bir hizmetkâr olarak ne şekerkamışı tarlalarındaki yorucu hayatı biliyordu, ne de şeker öğütme makinelerinin başındaki boğucu ve zahmetli çalışmayı. Doğasında bulunan iyi kalplilik, ruh gücü ve dürüstlük sayesinde, kölelerin bu zor koşullar altında hayatta kalabilmelerine yardımcı olan sırlarına ve manevi dünyalarına nüfuz edebilmiş, efendileri olan beyaz adamların kötülüklerine yakından tanık olmuştu. Ancak bu acımasız dünyanın kahramanları onun dünyasını kasıp kavuracaktı. Efendisi tarafından New Orleans’a götürülen Zarité, sonunda en büyük emeli olan özgürlüğe kavuşacağı yepyeni bir hayata başlıyordu. Acının ve sevginin boyun eğmenin ve bağımsızlığın, kendi arzularının ve hayatı boyunca kendisine zorla kabul ettirilmiş olan isteklerin ötesinden dönüp de serinkanlılıkla geriye baktığında Zarité, talihin kendisine güldüğü sonucuna varacaktı.
 
 
 
 
DOĞUNUN KIZI BENAZİR BHUTTO
 
 
 
Pegasus Yayınları
  • Babası idam edildi. 2 kardeşi öldürüldü. Müslüman dünyasının ilk kadın başkanıydı. 27 Aralık 2007’de babasını idam edildiği yerde suikast sonucu öldürüldü. Benazir Bhutto’nun ölmeden 2 ay önce tamamladığı anıları ilk kez Türkçede… Okuyunca sarsılacaksınız… Askeri darbede büyük acılar yaşamış bir ailenin ve bir ülke halkının gerçek öyküsü. Okuyan herkesi kendine bağlayacak ve derinden etkileyecek bir kitap. Pakistan’ın bugüne kadar yetiştirdiği en popüler lider olan güzel ve karizmatik Benazir Bhutto kendi ülkesinde askeri rejime karşı bir demokrasi mücadelesi vermiştir.
  • Bhutto’nun yaşamı dramlarla doludur. General Ziya ül Hak tarafından 1979’da asılan Pakistan’ın en etkin liderlerinden biri olan Zülfikar Ali Bhutto ülkesinin en zengin ailesi içinde yetişmiştir. Harvard ve Oxford üniversitelerinde eğitim gördükten sonra babasının asılmasıyla politikaya girmiş ve 1988 yılında başbakan olarak seçilmiştir. Bir Müslüman ülkede hükümetin başına geçen en genç ve tek kadın başbakan olmuştur. Benazir Bhutto yaşam öyküsünde Pakistan’ın ve dünya politikasının bilinmeyen gerçeklerini gözler önüne sermektedir.
  •  “Derin bir şekilde etkileyici bir tutku, dram ve kahramanlık.”
                                                                         Evening Standard
  • “Çok dirençli ve savaşçı bir kadın… Bu kitap onun ve ülkesinin çarpıcı öyküsüdür.”
                                                                                                                       Independent
       
  • “Sıra dışı bir yaşam öyküsü. Büyük acılar yaşamış bir ailenin cesur üyesinin kahramanca özgürlük mücadelesi insanı derinden etkiliyor. Onun özgürlük ruhu bir döneme damgasını vurmuştur.”
                                                                                                                          Sunday Times
 
Tolstoy'dan;

Savaş ve Barış

Kullanılan Baskı: Birinci baskı, İstanbul, Ağustos 2001. Mavi Yelken Yayınları.

Konusu: 1804’lerde başlayan bu olay Çar Rusya’sının Fransa ile olan savaşlarını ve devamında gelişen olayları anlatıyor.

Ana Fikri: Her zaman kalbimizden gelen ve doğru bulduğumuz sese uymalıyız, çünkü o ses hiçbir zaman yalan söylemez.

Türü: Savaş ve Barış, Rusya-Fransa savaşlarını konu edindiği için tarihî romandır.

Eser Adı ile Muhteva: “Savaş” Rusya ile Fransa arasında geçen mücadeleyi anlatırken, “Barış” ise romanda geçen aşkları anlatmaktadır.

Özet:
İhtiyar Prens Bezukof uzun zamandan beri hastadır ve ölümle pençeleşmektedir. Bütün çocukları onun öldüğünde mirası nasıl dağıtacağını merak ederler ve ihtiyar adam bütün parasını çok sevdiği oğlu Piyer’e bırakmıştır. Petersburg kibar âlemin de pek saygın bir yere sahip olmayan Piyer şimdi el üzerinde tutuluyordu.
Fransa ile yapılacak savaş başlamak üzere idi ve hazırlıklar yapılıyordu. Bu savaşa Andre, Nikola, Denisof ve daha niceleri gidiyordu. Bütün alaylar hazırlandıktan sonra savaş başlar. Uzun uğraşlar sonucu Fransız orduları püskürtülür.
Petersburg kibar âleminin sayılı isimlerinden olan Prens Vasili, güzelliği ile tanınmış kızı Elen’i, zengin olması sebebiyle Piyer ile evlendirmek istiyordu. Bir baloda onları bir araya getiren Vasili daha sonra aralarından çekildi. İlk açılan Prenses Piyer’i öptü ve sonrasında evlendiler.
Fransız’lar bir daha taarruz edeceklerdi. Her şey Osterliç Savaşından bir gün önce hazırlandı. Savaş başladığından bir süre sonra Ruslar büyük kayıplar vermeye başlamışlardı. Sonunda Rusya yenildi, İmparator yaralanmış, Başkumandan vurulmuş, diğerleri ise kaçmışlardı. Prens Andre savaş alanında kalmıştı ve Fransızlar tarafından esir alınmıştı.
Piyer’in kulağına Dolokof’un Elen’i lekelediği gelmişti ve o zamandan beri canı çok sıkkındı. Sofrada hep birlikte oturuyorlarken Dolokof’un elinde bulunan kâğıdı istemiş ve Dolokof’da vermeyince Piyer ona bir düello teklif etmiş, bu düelloda onu yaralamıştı. Dolokof yerde yaralı yatarken onu Nikola almıştı. Bu olaydan sonra Piyer karısı Elen’i terk etti.
Andre’nin evine onun esir düştüğü haberi çoktan gelmişti ve oradakileri çok üzmüştü. Karısı Liza doğum dönemlerine giriyordu. Bir zaman sonra Liza’nın sancıları artmış ve doğurmasının vakti gelmişti. O anda içeriye Andre girdi. Fransızlar onu serbest bırakmışlardı. Liza’yı gördükten sonra dışarı çıkarıldı. Girdiğinde ise bir erkek çocuk dünyaya getirmiş olan Liza ölmüştü.
Çar ile Napolyon arasındaki bağ o kadar güçlenmişti ki artık savaş olmuyor, hatta bazı kesimler Çar’ın kız kardeşlerinin birinin Napolyon ile evleneceği söylentisi bile çıkmıştı.
Piyer Petersburg masonluğunun üyelerinden biri oldu. Mason olduktan sonra karısı Elen’in ondan af dileme niyetinde olduğunu öğrendi. Hatta bununla ilgili bir mason gelerek ona karısını kabul etmesi hakkında nasihatte bulur, eğer karısını kabul etmese bunun masonluğa uymayacağını da söyler. Piyer karşısında herkesin bir ağız birliği etmiş olduğunu anlar ve kabul eder.
Petersbug’da düzenlenen bir baloda Andre Nataşa’yı görür ve çok beğenir. Baloda onunla birkaç kere dans eder. Balodan sonra bile onu unutamamaktadır. Piyer’in cesaretlendirmeleri ile gidip açılmaya karar verir. Önce Nataşa’nın annesine konuyu açar, kadın kabul eder. Daha sonra gidip Nataşa’ya bu konuyu açtığında kız da havalara uçmuştur. Fakat arada tek bir sorun kalmıştır, o da Andre’nin babasının düğünü bir yıl sonra yapma isteğidir. Bu bir yıl boyunca Andre yurt dışında gezmeli ve dolaşmalıdır. Nataşa bu öneriyi kabul eder ve hep onu bekleyeceğini söyler. Andre gitmeden önce gizlice nişanlanırlar.
Andre gezide olduğu sırada Nataşa bir baloya katılır. Orada Prens Vasili’nin işe yaramaz oğlu Anatolu görür. Anatol Nataşa ile tanışmak isteğindedir. Anatol kız kardeşi Elen sayesinde Nataşa ile tanışır. Onunla uzun süre konuşur ve gelecek baloya davet eder. Nataşa konuşmadan sonra fazla ileri gittiğini düşünür ve pişman olur. Daha sonrasında davet edildiği baloya gider. Orada Anatol onu karşılar ve ona onu sevdiğini söyler. Nataşa ona nişanlı olduğunu söylediği halde adam aldırmaz. Nataşa bundan çok etkilenir ve onu sevmeye başlar. Balodan döndükten sonra olayı Sonya’ya anlatır. Sonya o adamdan kimseye hayır gelmeyeceğini, işe yaramazın teki olduğunu anlatmaya çalışsa da Nataşa onu dinlemez ve hatta ona karşı olan hakaretlerinden dolayı bozuşurlar. Sonya zamanla Nataşa’nın Anatol ile kaçma planları yaptığını anlar ve bu konuyu hemen Nataşa’nın amcasına açmaya karar verir. Gece Anatol’a Dolokof yardım ediyordu. Anatol kapıdan girip birkaç adım ilerledi. Fakat karşısına iri bir adam çıktı. Anatol kıvrak bir hareketle onun elinden kurtuldu. Nataşa, Piyer’den Anatol’un evli olduğunu duyunca bu ilişkiye son verdi ve Sonya ile konuşmaya başladılar.
Fransa-Rusya savaşı gene başlamıştı. Bu savaşa Nikola, Andre gibi eski askerlerin yanında yeni olan Piyer de katıldı. Savaşta Fransa ilerliyor ve Lisi-Gori’ye kadar gelmeye başlıyordu. Andre Mari’ye ve ihtiyar prense bir mektup göndererek hemen Moskova’ya gitmelerini söyler.
İhtiyar prens oradan ayrılmadan önce bir felç geçirir. Sağ tarafı tutmamaktadır. Mari hâlâ ona bakmaktadır.İhtiyar prens bu halde bazı şeylerin farkına varmaya başlar. Prenses Mari’ye çok çektirdiğini anlar, sürekli ondan özür diler. Doktor gelip onu muayene ediyordu ve bir gün onu yatağında ölü buldular.
Mari’nin Moskova’ya gitmesine mujikler engel oluyordu. Oradan geçerken bunu gören Nikola Mari’ye yardım ederek onun oradan kurtulmasını sağladı. O anda Mari ile Nikola arasında ilk elektriklenme gerçekleşti.
Fransız orduları Moskova’ya da yaklaşmaya başladılar. Kısa süre sonra Moskova’yı da aldılar. Herkes arabalarıyla gitmekteydi. Arkalarına baktıklarında ise Moskova yanıyordu.Andre bu savaşta çok ağır yaralanmıştı. Rostof ailesi de yüklerini arabalara yüklüyordu. Fakat daha sonra o yüklrin bir kısmını boşaltıp savaş yaralılarını almaya başladılar. Bir köyde mola verdiklerinde yaralılar boşaltıldı ve herkes dinlenmeye çıktı. Nataşa, yaralıların arasında Andre’nin de olduğunu duyunca gözüne uyku girmedi ve gidip ona baktı. Nataşa ondan yaptıklarından dolayı özür diledi ve ona onu sevdiğini söyledi. Andre’nin durumu çok ağırdı. Ateşi düşmüyordu.
Moskova’da kalan Piyer birisine yardım etmeye çalışırken, kendisinin kundakçı olduğunu sanan askerler onu tutuklarlar ve ceza evine koyarlar. Oradan bir grup ile birlikte çıkarılırlar ve bu gruptaki bir kaç insan kurşuna dizilir. Kendisinin kurtulduğuna şaşmaktadır.
Piyer’in karısı Elen anjin sebebiyle ölür. Yine aynı günlerde Nikola’ya bir mektup gelir ve bu Sonya’dandır. Sonya ona aşklarının artık sürmeyeceğini anlatır. Bu mektubu Nikola hemen Mari’ye götürür. Bu mektup sayesinde Nikola-Mari aşkı daha da alevlenir. Mari bundan sonra Andre’nin yanına gitmeye karar verir ve yanında küçük Nikolenka’yı da götürür. İki gün boyunca Andre’nin başından ayrılmadılar. İki gün sonra Andre öldü.
Fransa Moskova’yı ve diğer aldığı yerleri elde tutamadı ve büyük bir ger çekiliş başlar. Bu geri çekiliş esnasında Nataşa’nın henüz on altı yaşındaki kardeşi Petiya kaçanların peşinden kovalarken kafasına kurşun alarak öldü. Rostof’lar bunun acısını da yaşamak zorunda kaldılar.
Nataşa Andre ve Petiya’nın acısın unuttuktan sonra Piyer Mari’nin de yardımıyla Nataşa ile evlendi.
Nikola ile Mari yaklaşık Piyer’lerin evliliğinden bir veya iki yıl sonra evlendiler. Nikola babasının girdiği borçları ve zararların hepsini kapattı. Hem de Mari’nin hiçbir hissesini satmadan.
Nikola ile Mari’nin bir kızları olur. Nataşa ile Piyer’in ise üç kızları ve bir de erkek çocukları olur. Andre’nin oğlu Nikolenka ise Piyer’i babası olarak görüyor ve hep onu örnek alıyordu.

Olay Örgüsü:
- Piyer’in babasının hastalanıp ölmesi.
- Savaş hazırlıklarının yapılması ve savaşın başlaması.
- Piyer ile Elen’in evlenmesi.
- Andre’nin esir düşmesi.
- Piyer’in Dolokof ile düello yapması.
- Andre’nin dönüşü ve Liza’nın ölümü.
- Piyer’in Elen’i tekrar kabul etmesi
- Andre’nin Nataşa’ya aşık olması.
- Nataşa’nın Anatol’a aşık olması.
- Savaşın tekrar başlaması.
- Andre’nin tekrar ortaya çıkması.
- Piyer’in esir düşmesi.
- Andre’nin ölümü.
- Nataşa ile Piyer’in evliliği.
- Nikola ile Mari’nin evlenmesi.

Şahısların Değerlendirilmesi:

Piyer: İri yapılı, cesur bir adamdır, fakat biraz çekingendir. Babası Prens Bezukof’un nikahsız bir kadından olma çocuğudur. İlk olarak Elen’i sevmekteydi fakat daha sonra Nataşa’ya değişik duygular hissetmeye başlamıştır. Fakat Andre’den dolayı ona açılamamaktadır. Karısının ölümünden sonra ona daha da âşık olmaya başlamıştır. Andre öldüğünde evlenmişlerdir.

Andre: Kısa boylu cesur ve akıllı bir askerdir. Prenses Liza ile evlidir. Karısı doğururken öldükten sonra Nataşa’ya açılmaya karar vermiştir. Son savaşta ağır yaralanması sebebiyle hayatını kaybetmiştir. Arkasında yetim bir çocuk bırakmıştır. Piyer’in iyi bir dostudur.

Nikola: Çok büyük bir vatanseverdir. Ailesine çok düşkün, hep onların dediğinin olmasını isteyen bir karakterdir. Hatta bu sebepten dolayı, biraz da çıkan aksiliklerden dolayı sevdiği kızı, Sonya’yı terk etmiştir. Daha sonra gölünü Prenses Mari’ye kaptırıp onunla evlenmiştir. Savaşa askerlik yapmaya gitmiştir.

Nataşa: Yaşadıklarından çok çabuk etkilenen bir kızdır. Aşk bakımından kararları çok değişmektedir. Önce Boris’e gönlünü kaptırır, daha sonra Andre’ye, sonrasında Anatol’a ve sonra tekrar Andre’ye dönmüştü, fakat Andre aynı günlerde ölür. Bunun etkisini üzerinden attığında Piyer’le evlenmiş ve mutlu bir yaşam sürmüşler.

Sonya: Fakir ama çok güzel bir kızdır. Kuzeni Nikola’yı sevmektedir ve aşkı karşılıksız değildir, fakat bir süre sonra ona bir mektup yazarak ayrılmıştır. Nikola, Mari ile evlendiğinde Mari’den nefret etmeye
başlmıştır.

Mari: Biraz çirkindir, fakat vefalı bir insandır. Babasının ona o kadar çektirmesine rağmen onu ölümüne kadar yalnız bırakmamıştır. Nikola’yı sevmektedir.

Elen: Çok güzel, fakat az huysuzdur. Erkeklerin hepsi ona hayrandır. O yaşadığı yanlış bir şeyden dolayı Piyer’le kısa süreliğine bozuşur. Daha sonrasında anjinden ölür.

Liza: Andre’nin eşidir ve ona çok bağlıdır. Çok güzel bir kadındır ve bir o kadar da güzel huyludur. Doğum yaparken ölmektedir.

Denisof: Oldukça cana yakın ve samimi bir insandır. Nataşa’yı sevmektedir, fakat Nataşa ona yüz vermeyince vazgeçer.

Dolokof: Denisof’un tam tersine bir adamdır. Bir zamanlar Piyer’in arkadaşı idi, fakat Piyer’in karısı Elen’i lekelemesi sebebiyle Piyer onu arkadaşlıktan siler. Daha sonra Sonya’ya bir evlilik teklifinde bulunur fakat Sonya onu kabul etmeyince vazgeçer.

Zaman: Bu olay 1804’lerde başlamıştır. Fransa-Rusya savaşları dönemini anlatmaktadır.

Mekân: Olayın geçtiği veya söz edilen belirli bir yer yoktur; birkaç yer mevcuttur. Bunlar Lisi-Gori, Moskova ve St. Petersburg’dur.

Dil, Üslûp ve Anlatım: Yazar akıcı ve sade bir dil kullanmıştır. Bu doğrultuda anlatımda açık ve akıcıdır. Yer yer süslü anlatımlara yer verilmiştir. Fakat geneli sade bir şekilde yazılmıştır.


Kazaklar


1863’te yayımlanan Kazaklar, Tolstoy’un yarı-otobiyografik kitaplarından biridir. Genç ve zengin bir Moskovalı olan Olenin, daha “sahici” bir hayat arayışıyla Rus ordusuna yazılıp Kafkaslar’a gider. Birliğiyle yerleştiği bir Kazak köyünde, bir yandan tabiatın ihtişamı karşısında sarhoş olur, bir yandan Kazak ve Çeçenlerin kaba güçlerinden etkilenir, bir yandan da köylü bir kıza duyduğu aşkın karşılıksız kalışıyla, kısa süreli de olsa ruhsal bir uyanış yaşar. Capcanlı ayrıntılar, aşk acısı ve tabiatın güzellikleriyle örülmüş güçlü bir hikâyedir.

“Dilimizde yazılmış en güzel hikâye.”
Ivan Turgenyev

“Kazaklar’ı okurken, her satırda, her kelimede yepyeni, hakiki bir sanat buldum.”
William Dean Howells


Üç Ölüm – Hikâyeler

Üç Ölüm'de Tolstoy'un 1850'lerin ikinci yarısında, otuzlu yaşlarındayken kaleme aldığı beş hikâyesini görüyoruz. Zenginlik, sefalet, çaresizlik, mutluluk, ölüm, tabiat ve müzikten söz eden bu hikâyelerde yine Tolstoy'un derin insan kavrayışıyla, hiçbir ayrıntıyı ihmal etmeyen keskin bakışıyla ve akıldan çıkmayacak sahne ve kahramanlarıyla karşılaşıyoruz. Mihail Bahtin'in yazısıysa önemli ve sıra dışı bir sorunun cevabını veriyor: "Üç Ölüm"ü Tolstoy değil de Dostoyevski yazsaydı, ortaya acaba nasıl bir hikâye çıkardı?"

"Tolstoy’un hikâyeleri bir paradoks üzerine kuruludurlar aslında: Bu dikkat ve zarafetle kurulmuş hikâyeler, aynı zamanda düzyazı kompozisyon yöntemlerine pek de bağlı kalmayan bir dâhi tarafından kaleme alınmışlardı. Bu heyecan verici paradoks, sanattaki buna benzer pek çok diğer paradoks gibi... Güçlü ve unutulmaz sonuçlar doğurmuştur."
John Bayley

"Tolstoy’u okumak, insanın evinin yolunu bulması, bizi insan yapan, içimizdeki o derin ve temel şeye geri dönmek gibidir."
Thomas Mann


Çocukluk, Gençlik, İlk Gençlik

Tolstoy, hayatının son yıllarında bir sohbet sırasında, "Çocukluk'u yazdığım sıralarda (1850), hayatın bu evresinin muhteşem şiirini benden önce hiç kimsenin hissetmediğini ve dile getirmediğini düşünürdüm," demişti. 24 ile 28 yaşları arasında, asker olarak Kafkaslar ve Kırım'da bulunduğu sırada üç ayrı cilt olarak yazdığı bu ilk eserinde, hem yarı-otobiyografik kahramanı İrtenyev'in hem de bir yazar olarak bizzat Tolstoy'un nasıl büyüdüğünü görüyoruz.

"Bir duygunun kendine has niteliğini ve tadını dile getirmede, şimdiye kadar Tolstoy'u geçebilen hiçbir yazar olmamıştır."
Isaiah Berlin

"Tolstoy'u okuyan herkes, bunun diğer büyük romancıları okumaya benzemeyen, bambaşka bir deneyim olduğunu bilir."
James Wood


Efendi İle Uşağı – Hikâyeler

Tolstoy'un bu kitabında, yazarın farklı dönemlerinde kaleme aldığı üç önemli hikâyesi bulunuyor. Hikâyelerin üçünde de kar yağıyor. En erken tarihli olan Tipi (1856) ölüm korkusu, hayatta kalmak ve hatırlamak hakkında. 1861’de yazılmış olan Polikuşka'nın temelinde Tolstoy'un Brüksel'deyken duyduğu köy hayatıyla ilgili gerçek bir olay yatıyor. Efendi ile Uşağı (1895) ise, insanların birbirine muhtaç olmaları, eşitlik ve kendini ve ötekini keşfetmek üzerine bir başyapıt.

"Tolstoy konusunda da senden tamamen farklı düşünüyorum. Tolstoy muhteşem bir yazar. Hiçbir zaman anlayışsız değil, aptal değil, yorulmak nedir bilmiyor, bilgiçlik taslamıyor, teatralliğe düşmüyor. Diğerlerinden çok daha üstün."
James Joyce’un, kardeşi Stanislaus’a yazdığı bir mektuptan, 18 Eylül 1905


Aile Mutluluğu

Tolstoy Aile Mutluluğu'nu 1859'da yazdı. Hikâyenin en önemli kaynağı, 1856'da Valeria Arseneva isimli zengin ve yetim bir kızla yaşadığı ve kendi kararıyla sona eren aşk ilişkisiydi. Tolstoy yazıp bitirdikten sonra hikâyeyi zayıf, değersiz ve anlamsız bularak yayımlamaktan vazgeçti, ama arkadaşları ve yayıncısı tam tersini düşünüyordu. Onlara göre Aile Mutluluğu "hayranlık uyandırıcı, yetenekle dolu ve çok anlamlı"ydı. Savaş ve Barış ve Anna Karenina gibi daha sonraki büyük romanlarının temalarını da bu hikâyede görmek mümkün.


Kroyçer Sonat

Tolstoy’un şiddetli bir ruhsal kriz içerisindeyken kaleme aldığı Kroyçer Sonat’ın merkezinde ‘Hıristiyan evliliği’nin imkânsız olduğu düşüncesi yatar. Kadınlarla erkekleri birbirine bağlayan o duygusal ve cinsel bağın Tanrı’dan ne kadar uzak ve acı verici olduğunu bütün öfkesi ve açık sözlülüğüyle bu kitapta dile getirir Tolstoy ve bir adamın, içinde büyüttüğü kıskançlık duygusuyla nasıl karısını öldürecek hale geldiğini anlatırken, hem kendi kendisi, hem insan doğası, hem de Hıristiyanlığın özü hakkında konuşur.

“Bir bebeğimiz olursa ne yapacağız peki? Hele de çocukların gözü önünde - ne kadar da utanç verici olacak. Bebeği ne zaman yaptığımızı hemen tahmin edecekler ve Kroyçer Sonat’ı okuyacaklar. Utanç derecesinde mutsuzluk veriyor bütün bu olup bitenler. Ben de düşünüp karar verdim: insanlar önünde değil, Tanrı önünde korkmalı insan. Bu durumda Tanrı’nın huzurunda hâlim nedir benim diye sordum kendime. Ve hemen sakinleştiğimi hissettim.”
Tolstoy’un günlüğünden, Ağustos 1889


Hacı Murat

Lev Tolstoy 1851’de Rus ordusuna yazıldı ve Çeçenlerle savaşmak için Kafkasya’ya gönderildi. Bu savaş sırasında, büyük Avar komutanı Hacı Murat Çeçen lider Şamil’le anlaşmazlığa düşmüş, güvenliği için de Rusların tarafına geçmişti. Aylar sonra, ailesini Şamil’in hapishanelerinden kurtarmaya çalışırken, Hacı Murat ihanet ettikleri tarafından takip edilmiş ve hayatının en kahramanca mücadelesini verdikten sonra, öldürülmüştü. Hacı Murat’ın ölümüne kadarki pek çok olaya şahit olan Tolstoy, uzun yıllar sonra asalet, gurur ve dehşetle dolu bu hikâyeyi kaleme aldı. 1912’de, Tolstoy’un ölümünden bir sene sonra basılan bu son romanı, hem savaş ve siyasetin doğası, hem de iki farklı kültür ve dünya arasına sıkışıp kalmak hakkında bize derin bir bilgi veriyor.


İvan İlyiç’in Ölümü

Tolstoy’un, iyi bir hayat yaşadığını zanneden bir adamın, ölümün yaklaştığını anladıkça
yavaş yavaş aslında yaşamamış olduğunu fark edişini büyük bir saflık ve şaşırtıcı bir samimiyetle anlattığı bir romandır.

“Başlardaki adı Bir Yargıcın Ölümü olan hikâyeye ilişkin fikir Tolstoy’un aklına, 1881’de Tula Mahkemesi’nde yargıçlık yapan İvan İlyiç Meşnikov’un öldüğünü duyduğunda gelmiş ve Tolstoy daha sonra Meşnikov’un kardeşinden olayın ayrıntılarını öğrenmişti. Kafasındaki asıl fikir, ölümle önce mücadele eden, sonra da kendisini ona bırakan bir adamın günlüğünü kaleme almaktı. Ama yavaş yavaş eğer üçüncü şahıs gözünden anlatılırsa, hikâyenin trajik boyutunun derinlik kazanacağını gördü. Ve günlük, bir romana
dönüştü.”
Henri Troyat, Tolstoy


Diriliş

Tolstoy’un inanılmaz gözlem gücünü ve hassas duyargalarını toplumsal eşitsizliğe, üst sınıfların kalpsizliğine ve suçluluk duygularına ve Çarlık Rusyası’nın acımasız bürokrasisine yönelttiği en eleştirel romanıdır Diriliş.

“Diriliş’i bir seferde okudum. Çarpıcı bir eser... En ilginç kahramanlar, prensler, generaller, ihtiyar hanımefendiler, köylüler ve mahkûmlar... Ne usta bir kalemi var Tolstoy’un. Romanının ise sanki sonu yok.”
Anton Çehov (Menşikov’a mektup, 1900)


Anna Karenina

Özet:
Anna Karenina, Rus aristokrasisine mensup şık ve güzel bir kadındır. Kibarlığı ve saygıdeğer kişiliği ile çevresinde hayranlık uyandırmaktadır. Kocası, yüksek bir devlet memurudur. Anna Karenina’nın monoton bir evlilik hayatı vardır; bütün mutluluğu evinde ve çok sevdiği çocuğunda bulmaktadır.
Bir gün, Anna Karenina’ya, ağabeyi ile yengesinin aralarının açıldığı haberi gelir. Anna onları barıştırmak için Moskova’ya gider. Orada Vronski adında yakışıklı, genç bir kontla tanışır. Kontun, Anna’nın akrabası olan bir genç kızla seviştiği haberi ortalıkta dolaşmaktadır. Aslında Kont Vronski, ilk görüşte Anna’ya hayran olmuş ve genç kadına kur yapmaya başlamıştır. Önceleri ilgisiz davranmaya çalışan Anna, bir süre sonra dayanamaz, Vronski’nin aşkına karşılık verir. Bu durum birçok dedikoduya neden olur. Genç kadın bunları umursamaz. Hatta durumu, kocasına bile anlatır. Ağırbaşlı, dedikodudan korkan bir adam olan kocası, karısının itirafları karşısında sarsılır, ama belli etmez. Çevreye karşı itibarlarının sarsılmaması için boşanmayı reddeder. Kocası, Anna’ya, çocuğunun geleceğini düşünerek bu ilişkiye son vermesini ister. Fakat Anna, Vronski’yle birlikte İtalya’ya kaçar.
Anna ile Vronski İtalya’da gözlerden ırak yaşarlar. Dönüşlerinde hiç kimse onlarla arkadaşlık yapmak istemez; dışlanırlar. Bu durum Anna’nın sinirlerini iyice bozar. Sevgilisiyle aralarında huzursuzluk başlar. Vronski de kayıtsız, içe dönük bir kişi olmuştur. Anna, Vronski’nin artık kendisini sevmediğini düşünmeye başlar. İyice bunalıma girer. Yaptıklarından büyük pişmanlık duyar ve sonunda intihar eder.
Anna’nın ölümünden sonra Vronski de manevi bir çöküntü içine girer. Çareyi orduya yazılmakta bulur.

“Anna Karenina benim okuduğum en mükemmel, en kusursuz, en derin ve en zengin roman. Tolstoy’un her şeyi gören, herkesin hakkını veren, hiçbir ışığı, hareketi, ruhsal dalgalanmayı, şüpheyi, gölgeyi kaçırmayan, inanılmayacak kadar dikkatli, açık, kesin ve zekice bakışı, bu romanın sayfaları çevirdikçe okura, “evet, hayat böyle bir şey!” dedirtir. Yarıştan önceki bir atın diriliğini, mutsuz bir bürokratın yavaş yavaş düştüğü yalnızlığı, bir kadın kahramanının üst dudağını, bir büyük ailedeki dalgalanmaları, hep birlikte yaşanan hayatlar içinde tek tek insanların inanılmaz ve hayattan da gerçek kişisel özelliklerini Tolstoy mucizeye varan bir edebi yetenek, hoşgörü ve sanatla önümüze seriverir. Roman sanatı konusunda eğitim için okunacak, defalarca okunacak ilk roman Anna Karenina’dır. Nabokov’un bu büyük roman hakkındaki sonsözü ise Tolstoy’un mirasçısı bir başka büyük yazarın edebiyat, roman ve hayat konusunda vazgeçilmez bir dersi niteliğinde.”
Orhan Pamuk


Hz. Muhammed

'... Bunu söylemek ne kadar tuhaf olsa da benim için Muhammedilik, Haça tapmaktan (Hıristiyanlıktan) mukayese edilemeyecek kadar yükseklikte duruyor. Eğer insan, seçme hakkına sahip olsaydı, aklı başında olan her bir insan, şüphe ve tereddüt etmeden Muhammediliği; tek Allah'ın ve onun Peygamberini kabul ederdi...'
Tolstoy 1828-1910

Tolstoy 1908 yılında Abdullah El-Sühreverdi'nin Hindistan'da basılmış 'Hz. Muhammed’in Hadisleri' kitabını okumuştur. Okuduğu hadislerden bir risale (kitapçık) tertip etmiş, bunu Rusya'nın ‘Posrednik' adlı yayınevinde bastırmıştır. Rus halkı ve özellikle Rus aydınları, Tolstoy’u ilahi kuvvete sahip biri gibi seviyorlardı ve onun İslamiyet’i kabul etmesinin duyulmasının Rus toplumu içinde İslam2a güçlü bir akım başlatabileceğini biliyorlardı. Bu yüzden de Tolstoy’un Hz. Muhammed’in hadislerinden derlediği kitapçığını KGB gibi Rus istihbarat birimleri gizli tutmaya, unutturmaya ve basılmasını engellemeye çalışıyorlardı. Tolstoy bu risale ile Rus okurlarını Hz. Muhammed’in hadisleriyle tanıştırmıştır. Hadislerden seçtiği konularda ‘fakirlik’ ve ‘eşitlik’ gibi kavramları esas almış, Rus halkına ve onları aldatanlara bir ders verir nitelikte olmasına özen göstermiştir. Tolstoy seçip kitapçık haline getirdiği bu hadislerle gerçek, adalet ve eşitliğin, gerçek kardeşlik ve fedakârlığın, hatta insana saygı ve sevginin daha ötesinin de yerinin İslam olduğunu vurgulamak istemiştir. (Tanıtım Yazısı)


Derleme/kişisel araştırma yazısıdır.
 
 


**İvan İlyiç'in Ölümü'nü özellikle tavsiye ederim.

 
 


 
 
 
 
 
 
 
 
 
zuleyha
 
1
 

LİNKLER

 
 
       

Tarifi ekleyen : KIRIK ÇATAL

       

Tarifi ekleyen : KIRIK ÇATAL

       

Tarifi ekleyen : KIRIK ÇATAL

 
 
       
       
 
 
       
       
 
 
       
 
 
       
       
 
 
       
       
 
 
       
       
 
 

Copyright © 2011 KIRIK ÇATAL.com Tüm Hakları Saklıdır..